18 Aralık 2017

Serhat ŞENGÜL’le Kendi Yolunu Çizmek Üzerine

Röportaj: Aybike TOMBAK

Emirgan’da boğaza karşı hoş bir kafede bir araya geldiğimiz Serhat ŞENGÜL’le sanki röportaj yapmıyorduk da uzun zamandır görüşmediğimiz için hasret gideriyorduk. Bunda kendisinin yanında aylar geçirmemin etkisi büyüktü. Çok zormuş bir editörle, hem de iyi bir editörle röportaj yapmak! Kendisi yalnızca benim sorularımı yanıtlamadı, kendi sorularını sorup kendi yanıtlarını verdi. Bana da sadece susup onun hikayesini, Türkiye’de moda sektörü üzerine düşüncelerini büyülenerek dinlemek kaldı.

-Kendinizden biraz bahseder misiniz? Serhat ŞENGÜL kimdir?

Ben aslında mühendisim. Yıldız Teknik Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunuyum, daha sonra Galatasaray Üniversitesi’nde MBA eğitimi aldım. Yüksek lisansımı yaptığım dönemde finans sektöründe çalışmaya başladım. Global Yatırım Holding’te Yatırımcı İlişkileri ve Kurumsal İletişim Departmanı’nda çalıştım uzun süre. Sonra yine aynı holding bünyesinde deniz turizminde pazarlama departmanında çalıştım. Bu nedir? Cruise gemileri vardır ya büyük yolcu gemileri, onların limana yanaşmalarını, orada ödediği kiradan tutun yolcu başına alınan ayak bastı ücretine kadar içeren oldukça karlı bir sektör. Benim bünyesinde olduğum holding bu işin karlı olduğunun farkına varıp liman işletme hakkı almış, bu işi büyütmeye çalışıyorlardı. Ben de kendi departmanımda pazarlama yapıyordum.

- Bugün başarılı bir Moda PR şirketiniz var. Farklı sektör de olsa pazarlama hep vardı yani?

Tabii hep pazarlama yapmak istedim. MBA’imi de o yüzden yaptım. Ben aslında biraz daha ilaç sektörü düşünüyordum ama finans ve turizm üzerinden ilerledim. Çok keyifliydi, beni çok pişirdi. Baştan marka yarattık: logoları, web siteleri, kurumsal kimliği, o limanların nasıl konumlandırılacağı... Daha sonra finansal iletişime geri döndüm. İstemeden MT gibi çalışmış oldum yani. Aynı holding bünyesinde farklı ortamları görme şansım oldu.

-Moda sektörüne dönüşünüz, karar süreci nasıl gelişti?

Askere gidip geldikten sonra aslında herkesin imrendiği bir işi yapıyor olmama rağmen mutlu değildim. Yani çok seyahat ediyordum, yurtdışına gidiyordum; finans zaten yeme, içme, gezmeyle paralel bir sektör. Ancak ben daha kreatif bir iş yapmak istiyordum. Askerde değişen PR stratejileri, iletişim yolları, yeni dünyada o eski pazarlama yöntemlerinin olmadığı, çok başka bir konuma geldiğini anlatan bir kitap okumuştum. Hatta bölümlerin altını çizmiştim, notlar almıştım vs. Dönünce dedim ki ben kreatif bir iş yapmak istiyorum.

-Ve işe başladınız?

Ve işe başladım. Ne yapabilirim? Baktım bloglar var. Benim de o dönemde seyahat ederken en büyük tutkum alışveriş. Moda dergileri, burda olmayan stil dergileri alıyorum. Kravat bağlama, mendil katlama şekillerini öğreniyorum. Bunları kendim için öğreniyorum, niçin paylaşmayayım?


Bloğumu dergi kafasında açtım. Muhtemelen kendimi bir blogger olarak görmediğimden. Bir blogla yetinmeyeceğimi biliyordum.

Oturdum bir pazarlama planı yaptım ve yalnızca moda değil yaşam tarzı üzerine bir blog yarattım. Bloğum kurumsal hayatta çalışan ama renkli bir hayatı olan, renkli de giyinen bir karakteri yansıtmaya başladı. Mesela, takım elbiselerinin içine gömlek yerine balıkçı yaka kazak giyen, farklı bir kemer seçen belki bir iğne takan bir karakter benimsedim. Çok yaratıcı bir fotoğrafçı arkadaşım vardı, gözüne de güvenirim. Ona bir teklif götürdüm gel birlikte fotoğraflar çekelim senin elinde bir portfolyo olsun benim elimde güzel fotoğraflar olsun. Birlikte bu işe girdik. Atladık at çiftliklerinde fotoğraflar çektik çamurlara bata çıka, sanayi müzesinde uçak koltuklarının üzerinde. (gülüyor) Hep bir hikaye, editorial vardı. Ben model değilim ama aslında blogger mantığında insanları çeken şey o. Ortanın altında boyu olan finans sektöründe çalışan birisi, sizden birisi yani.

-İnsanların sizi bulması nasıl oldu? Bloğunuzu mu keşfettiler?

Sosyal medyadan duyurmaya başlamıştım ufak ufak. Sonra ben mühendisim ama bu sektörden insanlarla kontak kurmam gerekiyor nereden kurabilirim, İstanbul Moda Akademisi’nin kısa süreli eğitimlerinden birisine gittim. Orda ciddi network edindim. Orda tanıştığım hocalarımın bloglarında yazmaya başladım , onlarla birlikte moda haftalarına katılmaya başladım.

Vogue’un bir ilanını gördüm: “Vogue’un resmi bloggerı olmak ister misiniz?” Benim de 70 takipçim var o zamanlar gülerek doldurdum başvuruyu. Ve seçildim! Benim için bu sektöre adım atarken ilk resmi başarı budur.

Bu dönemlerde tanıştığım sonradan çok da samimi olduğum blogger Burçin Ünal (Styleboom) benim bloğumu görüp doğru insanlara tanıtan kişi. Burçin zaten headhunter’dır yani doğru insanları bir araya getirir. Esquire dergisinin genel yayın yönetmenine gidiyor ve beni anlatıyor o dönem. Görüşmeye gidiyorum, tabii işten çıkmışım mendilim, takım elbisem, aklı başında da konuşuyorum vs genel yayın yönetmeni Okan Can Yantır’ın bakışlarından seziyorum diyor bu nasıl blogger. (gülüyor) O görüşmede bana dedi ki siteyi boşver ister yaz ister yazma benim seninle ilgili çok başka fikirlerim var. Amerika’da çıkan Esquire’ın erkeklere yönelik stil rehberi gibi “Big Black Book” var, Okan Can Yantır da bunu yerel içerikle sıfırdan yapmak istiyormuş Türkiye’de. Gel bunu birlikte yapalım dedi. Big Black Book için anlaştık ve ben Big Black Book’un editörü olarak konseptini, konuları belirleyen, çekim ayrıntılarını oluşturan daha sonra ekiple paylaşan kişi oldum. Geçtiğimiz haftalarda da 8.’sini çıkardık. Sonra dergiler birbiri ardına geldi. İşte Forbes’ta yazmaya başladım, şimdi ALL Magazine’le çalışıyorum. Zaman zaman diğer dergilerde fikir veriyorum, arada Sabah Gazete’sine yazıyorum. Moda yazarlığı hayatım işte böyle başladı ve devam ediyor.

-Moda PR ajansınız ve RACK adında bir showroom’unuz var. Bunların hikayesi nedir?

Yayın hayatıma başladığımda hala finans sektöründeydim ve yaptığım işten memnun değildim artık. Ofiste enerji santrali sunumu hazırlıyorum ama bir yandan evde Londra Moda Haftasının erkek koleksiyonlarına bakıyorum. (gülüyor) Bir gün sektörün önemli bir ajansı bana bir iş teklifiyle geldi ve benim için inanılmaz bir fırsat oldu. Bambaşka bir sektöre geçmiş oldum. Çalıştığım ajans bir yandan da bir showroom ve içerisi çekimlere gidecek tasarım ürünlerle dolu. Ayrıca hem çok prestijli hem de herkesi bir araya getiriyor: Ünlüler, editörler, markalar, stylistler...Orada uzun süre çalışmak istesem de içimdenbir ses 1 yıl içinde ayrılacağımı söylüyordu. Öyle de oldu. Ajanstan ayrıldıktan sonra, kurucu ortağı olduğum bir kreatif ajans kurduk, moda pr ve proje ajansı. Markalara danışmanlık veriyorduk benbir yandan da yazılar yazmaya çekimler yapmaya devam ediyordum. Ama son işimden beri hep hayalim: Tasarım ürünleriyle dolu bir showroom. Sonra doğru insanlarla yolumuz kesişti herhalde biz bu ajansı bugünkü showroom/ajans RACK’e çevirmiş olduk. Şimdi RACK başlığı altında hem showroom hem ajans işlerimiz devam ediyor.

-Editör, ajans sahibi, bir de eğitmen kimliğiniz var.

Son bir yıldır Bilgi Üniversitesi Moda Tasarım Bölümü’nde öğretim görevlisiyim. Güz döneminde Moda Yazarlığı ve Styling, bahar döneminde de Moda Kariyeri Yaratma ve Defile Planlama dersleri veriyorum. Hep hayalimdi ders vermek, prestijli bir üniversitede olması da tabii ki ayrı bir keyif.

-Şu an yapmak istediğiniz ve yapmadığınız bir şey kaldı mı?

Yapmak istediğim şeyler tabii ki var ama dönüp baktığımda hayallerim istediğimden de öte gerçekleşmiş. İleriye götürmek, daha iyisini yapmak isterim. Tek yarışım kendimle. Örneğin yabancı bir basında online ya da offline moda yazarlığı yapmak isterim.

Türkiye bir moda merkezi değil. Fransa, İngiltere, İtalya artık Amerika moda merkezi ülkeler. Onlar bu işi bilirlerken ben ancak buraya ithal edebilirim. Yurtdışında gördüğüm standlar, yaratıcı fikirler, okuduğum dergiler hep öğrenme aracım.

-Peki hiç duvara tosladığınız veya karşılaştığınız zorluklar oldu mu?

Benim şöyle zorluklarım oldu: Kreatif bir şeyler üretip satma üzerine yola çıktık ama sonradan farkettik ki firmalar biraz yanlış yönlendirilmişler, kötü tecrübeler edinmişler. Yaratıcı fikirler başlığı altında basmakalıp fikirler sunulmuş onlara ve bunu fark edip ajanslara küsmüşler. Bizim birinci handikapımız bu yargıyı aşmaya çalışmak oldu. İkincisi de moda endüstrisi evet çok güzel, kırmızı bir elma gibi hart diye ısırmak istiyorsunuz. Bütün markalar o sektöre girmek istiyor, bütün gençler buyer olmak istiyor, moda editörü olmak istiyor. Bunun içinde çok yetenekli gençler de var ama basmakalıp işlerle yalnızca heves için bulaşan gençler de; keza işin içini boşaltan çok fazla iş de mevcut. Benim ikinci sorunum da bu oldu. Özellikle de aileme benden çok daha prestijli işler bekleyen bu işin boş tarafından uzak durduğumu, bu işin dolu kısmında çok ciddi biçimde yaratıcı işler yapan bir insan topluluğu olduğunu anlatmaya çalışmak çok fazla zamanımı aldı. Halbuki modanın çok sosyolojik bir altyapısı var. Bunun içinde çok önemli profesörler, sosyologlar, dünyadaki büyük trend kahinleri oturuyorlar dünyadaki bütün savaşları , sosyolojik gelişmeleri irdeleyip bir renge öyle karar veriyorlar. Yani bir dönem mesela gotik, punk etkisi geliyorsa bunun muhakkak bir altyapısı var; sloganlı tişörtler çıktıysa arkasında belki Arap baharı var. Beni çeken taraf da belki de bu; çünkü ben ancak modanın içinin bu kadar dolu olduğu gerçeğiyle akıl sağlığımı koruyabiliyorum.

 Aybike Tombak'ın blogu: http://symoneki.com/serhat-sengulle-kendi-yolunu-cizmek-uzerine/