25 Haziran 2018

Devrim Gözüaçık: “En az 400 kanser tipi var”

Röportaj: A. Atakan Demir / Sabancı Üniversitesi Bilgisayar Bilimi ve Mühendisliği öğrencisi

Fotoğraflar: Ece Naz Kırkıl / Sabancı Üniversitesi Yönetim Bilimleri öğrencisi

Sabancı Üniversitesi’nde kanserle ilgili bilimsel araştırmalar yapan Doç. Dr. Devrim Gözüaçık “Kansere yakalanmayan canlı yok. Bitkilerin bile kendi tümörleri, kanserleri var. Hayat olan yerde kanser var, bundan kaçış yok” diyor.

 

Devrim Gözüaçık, Hacettepe İngilizce Tıp Fakültesi'nde öğrenciyken Türkiye'de ve Hollanda'da tek gen bozukluğuna bağlı kalıtsal hastalıklar ve lösemi üzerine çalışmalar yaptı. Paris Ecole Polytechnique'de biyokimya yüksek lisansı sonrası, moleküler biyoloji ve kanser biyolojisi doktorasını Paris Pasteur Enstitüsü'nden aldı. Wezmann Bilim Enstitüsü’nde 5 yıl boyunca kanser araştırmacısı olarak çalıştıktan sonra 2006 yılında Sabancı Üniversitesi’ne geldi. Moleküler tıp araştırmaları ve özellikle kanser, kalıtsal hastalık ve nörodejeneratif hastalık oluşum mekanizmaları ile hücresel stress ve ölüm yanıtları konularında çalışmalarına devam etti. Karşımızda bazen hekim, bazen de hoca kimliğine bürünen ama her daim bilim insanı çizgisini koruyan Doç. Dr. Devrim Gözüaçık ile konuştuk.

Kanser konusuyla ilgilenmeye nasıl başladınız?

Liseden beri bir bilim insanı olma hevesi içindeydim. Tıp fakültesine girdikten sonra da vazgeçmedim. Birinci sınıftan itibaren fakültenin tıbbi biyoloji ve biyokimya bölümlerinden dersler aldım, laboratuvarlara girdim. İlk defa o sırada bilimsel projelerde çalışmaya başladım ve eğitim hayatım boyunca da devam ettim. Tıp fakültesinde bir yandan hastanede klinik çalışmalara devam ederken, diğer taraftan da boş zamanlarımda laboratuvara kaçıyordum. Tıp öğrencisi olarak zorunlu olmamasına rağmen, doktora düzeyinde dersler aldım. Hastanede çalışırken birebir hasta takibi yaparsınız ve ben de yaptığım bütün stajlarda dahiliye, cerrahi, kadın doğum, çocuk hastalıkları olsun hep kanser hastalarını takip etmeyi seçtim. Böylece, kanserin klinik bulgularını daha iyi öğrenmek yanında, bu dramının, hem klinik hem de insani tarafını görerek kanserin yaptığı yıkımı ve tedavi sürecinin hasta ve aileler üzerine etkilerini daha yakından görmüş oldum. Laboratuvarımda yeni kanser tanı ve tedavi yöntemleri ararken, hastalar ve aileler aklımdan çıkmıyor. Şahit olduğum dramın ciddiyetini ve buluşların önem ve aciliyetini hala derinden hissediyorum.

A. Atakan Demir ve Devrim Gözüaçık

“Aslında tıp alanında çok ilkeliz”

Bilimsel araştırmanın size cazip gelen yönleri neler?

En önemli nedenlerden bir tanesi şu: Çağımızda insanlığın vardığı noktayla, uygarlığımızla çok övünüyoruz ama maalesef hala birçok alanda olduğu gibi tıp alanında da aslında çok ilkel durumdayız. Birçok hastalığın nasıl oluştuğu ve birçok ilacın etki mekanizması aslında hala bilinmiyor. Mesela aspirin 1800’lerde keşfedildiği halde etki mekanizmasının tanımı 1980-1990’larda yapıldı ve üzerinde çalışmalar hala devam ediyor. Aslında bazı en basit ilaçların bile nasıl etki yaptığını tam olarak bilemiyoruz. Tıp Fakültesi'nde ders çalışırken benim kafama dank etti ve dedim ki: ‘Biz modern tıp olarak bunları okuyoruz, ezberliyoruz. Bugün hastalıkların tanısı ve tedavisi için kullanılan yöntemler bunlar. Fakat aslında biz aslında hala ampirik dönemdeyiz, yani deneme-yanılma dönemindeyiz. Normal bir vücut nasıl işliyor, normal hücreler nasıl çalışıyor ve hastalıklara hangi bozukluklar yol açıyor? Bunların mekanizmaları nedir, arkasında yatan gerçekler nelerdir? Hala tam bilmiyoruz.’ Çoğu tıp öğrencisi tanı ve tedavileri sorgulamadan ezberlerken, ben asıl bunlara ilgi duyuyordum. Çok merak ediyordum ve daha ayrıntılı olarak anlama isteği ve merak sayesinde bilimsel araştırmalara yoğunlaştım. Tabii ki klinisyen olarak devam edip etmemeye karar verme aşaması çok sancılı oluyor. Çünkü benim arkadaşlarımın yüzde 95’i, belki daha fazlası hekim olmayı tercih etti. Şu an neredeyse hepsi klinisyen, özellikle cerrahi branş seçen çok var ve birçoğu Türkiye ve yurtdışında klinisyen olarak çok önemli başarılara imza attı ve atıyor. Benim yolum biraz daha sıradışı oldu.

Sabancı Üniversitesi’ne geldiğiniz yıl, 2006’da biyobilimin geleceğe yön verecek liderlerinden biri seçildiniz. O yıllardan bu yana kanser konusunda Türkiye’de ve dünyada gelinen nokta nedir?

Temel bilimsel araştırma olarak üzerinde durduğumuz konu hücresel stres ve ölüm mekanizmaları. Aslında kanser biyolojisinin temel alt başlıklarından biri, kanseri ve başka birçok önemli hastalığı anlamakla ilgili. Bu konularla ilgili son yıllarda çok gelişme oldu, bizim de önemli katkılarımız oldu. Biliyorsunuz, 2016 Nobel Tıp Ödülü de otofaji araştırmalarına verildi ve Yoshinori Ohsumi aldı. Ben en başından beri uluslararası düzeyde otofaji alanın aktif üyelerinden biriyim, Ohsumi ve alanın diğer liderleri arkadaşlarımız. Özellikle yoğunlaştığımız otofaji-kanser, otofaji-hastalık bağlantısı konuları dünyada da hala emekleme aşamasında ve Sabancı Üniversitesi'ndeki laboratuvarım alana dünya çapında katkılar yapma çabası içinde: Biz sağlam bir temel bilim altyapısı sonucu ortaya koyduğumuz ve patentlenebilir buluşlarımızdan yola çıkarak sonuçlarımızın hastalık tanı ve tedavisi açısından bir önemi olabilir mi şeklinde yaklaşıyoruz. Yurtdışında çalışmalarımız ve sonuçlarımız nedeniyle çok olumlu geri bildirimler alıyoruz, takdir görüyoruz.

Devrim Gözüaçık, Otofaji üzerine yaptığı çalışmaları ile 2016 Nobel Tıp Ödülü sahibi olan Japon hücre biyoloğu Yoshinori Ohsumi ile birlikteyken.

“Kanserin üç klasik tedavisi var”

Yeni kuşak yaklaşımlar neler?

Hücre ölümü konusunda bazı ilaçlar var, şimdilerde test edilen ve ileride kanser tedavisinde kullanılması düşünülen. Genel olarak baktığımız zaman, az önce bahsettiğim ampirik dönemden bu döneme aslında daha bilinçli, daha hedefli bir şekilde ilerliyoruz. Moleküler biyoloji ve genetik araştırmaları, hedefli ve bilinçli bir şekilde tasarlanmış ilaçlara sahip olmamızı sağlıyor. Yeni kuşak ilaçların hemen hepsi hastalıklarla alakalı proteinleri hedefliyor. Bazı yeni ilaçlar organik kökenli, örneğin antikor yapısında. Kanserin üç tane klasik tedavisi var aslında: Kemoterapi, radyoterapi ve ameliyat, yani operasyon. Tümör eğer sınırlı bir çerçevedeyse tümörü alıp çıkarıyoruz. Asıl problem ana tümörün alınması değil, o tümörden kopan hücrelerin dokulara ve hatta uzak dokulara kan damarları yoluyla ulaşıp oralarda yeni tümörler oluşturması. Biz buna metastaz diyoruz yani kanserin yayılması…

Yani asıl problem metastaz…

Evet, asıl problem bu! Tümör hücreleri çabuk bölünen hücreler olduklarından tedavi yöntemleri de buna göre geliştiriliyor. Radyoterapi dediğimiz radyasyon tedavisi, kemoterapi dediğimiz ilaç tedavisi hızlı bölünen hücreleri hedefliyor. Bu tedavi yöntemleri vücuttaki sağlam hücreleri de etkilediklerinden inanılmaz yan etkileri var. Öncelikle bağışıklık sistemini, kök hücreleri, dokuları etkiliyorlar ve akciğer, mide-bağırsak sistemiyle ilgili de çok ağır yan etkileri oluyor. Bazen tedavi nedeniyle oluşan ikincil kanserler oluyor. Acaba kanser ilaçları ve radyasyonun dozu azaltılabilir mi, dozlar düşürülerek aynı tedavi elde edilebilir mi? Hasta tamamiyle sağlıklı kalacak ama tümör hücreleri ölecek diye ümit ediyorsun.

“Kişinin kanserine özgü tedavi yöntemleri geliyor”

Kişinin kanserine özel tedaviler son dönemde çok konuşuluyor…

Üzerine yoğunlaşılan kanser tedavi yöntemlerinden en önemlilerinden birisi hedefli tedaviler. İlacı sadece tümör hücresini tanıyacak şekilde hedefleyebilir miyiz? Amacımız ilacın normal hücreleri diğer yöntemlere nazaran daha az etkileyip daha çok tümör hücrelerini etkilemesi. Bazı örnekler var ama hala şu anda klasik kemoterapi ilaçlarıyla kombinasyon halinde kullanılmaya çalışılıyor. Ama iki kanser silahı birden kullanıldığı için bu kombinasyon tedavileri, kemoterapinin veya radyoterapinin dozunu düşürme şansı veriyor. Birçok başka gelişme de var. Bağışıklık sistemini güçlendiren tedavilerde de başarı elde edilmeye başlandı. Artık giderek, kişinin kanserine özgü tedavi yöntemleri geliyor ve modern tıbbın bir parçası olma yolunda. 

Kaç çeşit kanser tipi ve kaç çeşit tedavi var diyebiliriz?

Kanser dediğiniz zaman en az 400 hastalıktan bahsediyoruz, en az 400 kanser tipi var. Her hastanın kanseri de birbirinden farklı. 400 kanser tipi içinde her tipin davranışı farklı. Mesela 8-9 çeşit meme kanseri tipi var ve bu meme kanseri tiplerinden bazılarının tedavisinde çok güzel sonuçlar elde edilmeye başlandı. Lösemilerde tanı aşamasına bağlı olarak tedavi yöntemleri var. Kronik lösemiyle ilgili çok etkili ilaçlar ortaya çıktı, artık tedavi edilebiliyor. Öte yandan akciğer kanserinin bazı türleri, karaciğer kanseri, pankreas kanseri gibi bazı kanser tipleri var ki hala tedavide başarı düzeyleri çok düşük. Ama bu konularda da çalışmalar tüm hızıyla devam ediyor. Örneğin tedavisi zor olan pankreas kanseriyle ilgili olarak pek çok araştırmaya rastlıyorum. Bu konuda da hem tedavi, hem tanı açısından çalışmalar yoğun bir şekilde sürüyor. Bizim de devam eden tanı ve tedaviye katkıda bulunabileceğini düşündüğümüz çalışmalarımız var.

İnsanların kanser olma sebebi nedir?

Kanserin birçok sebebi olabilir. İlki genetik yatkınlığınız. Bir zamanlar komşunun tavsiyesiyle ilaç alıp ‘Ona yaradı bana yaramadı’ derlerdi. Peki bunun sebebi neydi? Çünkü sizin yapınız ve tedavilere verdiğiniz yanıtlar farklı, genetik yapınız farklı, karaciğer enzimleriniz farklı, bu nedenle de başkasına etki eden şey size etmeyebiliyor. Diğer taraftan mesela sigara içmekle akciğer kanseri arasında kesin bir bağlantı var. Sigara kullanımı azalan ülkelerde akciğer kanseri oranları azalıyor. Solaryuma gitmek ve güneşle deri kanseri arasında bağlantı var. Şişmanlarda, spor yapmayanlarda, aşırı yağlı beslenenlerde, meyve-sebze tüketmeyenlerde kansere yatkınlık riskinin arttığı düşünülüyor. Fakat ilk söylemiş olduğum genetik yatkınlığımız kanserle ilgili olarak en önemli şeydir. O yüzden şimdi tümöre özgü, kansere özgü, kişiye özgü tedaviler geliyor, bunlar da giderek yaygınlaşacaklar. 

Avatar tedavisi

Kişiye özgü tedavi yöntemlerinin belirlenmesinde deneme-yanılma yapmadan ilerlemek mümkün mü?

Bu konuda fütüristik bazı çalışmalar var ve avatar tedavisi bunlardan biri. Tümörden bir örnek alınıyor, önce genom analizleri yapılıyor. Eskiden yıllar süren bu analizler artık günler içerisinde tamamlanabiliyor. Tümörün bütün genlerini analiz etmek ve bozukluklarını görmek mümkün. Örneğin avatar tedavisinde, alınan parçayı 200'e bölüp, 200 tane fareye enjekte edip ondan sonra çeşitli ilaç kombinasyonlarıyla tedavi etmeye çalışıp en iyi sonuç veren kombinasyonu hastaya verme gibi bir yaklaşım da söz konusu. Bu tip yaklaşımların yanında doku mühendisliği ile tümör dokularını çipler üzerinde üretip onların ilaç kombinasyonlarıyla tedavilerini denemek de söz konusu olabiliyor. Geçen yılın en büyük gelişmelerinden biri olan bağışıklı tedavisi de (bağışıklık sisteminin o kişinin kanserine karşı eğiterek kanser hücrelerinin yok edilmesi) çok ümit verici sonuçlar vermeye başladı.                                                                     

“Bitkilerin bile kendi kanserleri var”

Kanser yakalanmamak mümkün olacak mı?

Kanser geliştirmeyen ve buna yatkınlığı olmayan canlılar var, fakat günümüzde onlarda bile bazı kanserlerin olabildiği görülüyor. Kansere yakalanmayan canlı yok. Bitkilerin bile kendi tümörleri, kanserleri var. Hayat olan yerde kanser var, bundan kaçış yok.

Niçin kaçış yok?

Çünkü kanserin ortaya çıkması için milyarlarca hücre arasından bir tek hücrenin çıldırması, genetik kontrolden çıkması yeterli. Aslında kanserli hücreler sürekli olarak, her an vücudumuzun çeşitli yerlerinde oluşuyor. Güneşe çıktığımız zaman yüzlerce kanser hücresi oluşuyor derimizde ama onlar ya onarılıyor ya da yok ediliyor. Yani tamir ve temizleme mekanizmaları var. Eğer DNA hasarı tamir edebiliyorsa kanser ortadan kalkıyor. Tamir edilemediği durumlarda hücrenin intiharı veya eğer bağışıklık sistemi tarafından tanınabilirse yok edilmesi söz konusu. Yoksa kanser ortaya çıkıyor.

Bağışıklık sistemi çok önemli diyebiliriz değil mi?

Kanserin önlenmesi için sağlıklı hücresel mekanizmaların çalışır durumda olması ve bağışıklık sisteminin güçlü olması çok önemli. Ayrıca bir örnek de şu şekilde vereyim: Bir sinema dolusu insan düşünün. Herkes düzen içerisinde filmini izliyor. Sonra aralarından biri ayağa kalkıp düzeni bozmaya başlıyor. Hücrelerde de durup aynen bu şekilde ilerliyor. Dış etkenlerden bağımsız bir şekilde, dokuya zarar verecek halde kontrolden çıkan hücrenin durdurulması gerekiyor. Normal şartlar altında çıldıran hücrenin kendi içindeki kontrol mekanizmaları durumu farkedip ‘En iyi ben intihar edeyim’ diyor. Bunu dedirten sistem bizim çalışma alanımız hücre ölümü mekanizmaları oluyor. Ya da görevlilerin (bağışıklık sistemi) bu kişiyi hizaya sokması lazım. Bu mekanizmalar düzgün çalışmazsa kanser ortaya çıkıyor.

 Devam edecek...

Kanser araştırmaları dosya haber dizisinde yarın:

Devrim Gözüaçık'a sorduk: "Kansere yakalanma olasılığını en aza indirmek için neler yapılabilir?"

Diğer röportajları buradan okuyabilirsiniz: