18 Aralık 2017

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar ve Modern Biyoteknoloji

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar ve Modern Biyoteknoloji

22 Şubat’ta Prof. Dr Selim Çetiner tarafından Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar ve 21.yüzyıldaki Modern Teknoloji üzerine verilen NS-Future seminarında neler konuşulduğunu sizler için Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Bilgisayar Bilimi ve Mühendisliği 2. sınıf öğrencimiz Selin Eyüpoğlu derledi. 


Selim Çetiner, insanların yeme alışkanlıkları ve gıda üretimiyle ilgili geçmişini anlatmaya avcı toplayıcı atalarımızın yaşam tarzıyla başlıyor. Avcı ve toplayıcı toplumlarda ortalama yaşam süresi sağlık bakımı ve hijyen eksikliği nedeniyle 30-35 yılla sınırlı kalmış. Göçebe avcı ve toplayıcılıktan yerleşik hayata geçen topluluklar tarımla uğraşmaya başladılar ve basit sebze, meyve ve tahıl türlerini doğaya bağımlı olmadan üretip tükettiler. Böylelikle sistemli üretim ve ticaret başladı. Daha dengeli ve düzenli bir diyete kavuşan toplulukların ortalama yaşam süresi de uzadı. Bu noktada ilk medeniyetlerin tarih sahnesine tarımla birlikte çıktığını belirtmekte yarar var. Üretici ve tüketicileri arasındaki ilişkiye aracılar girmesi ve ticaret ağının büyümesiyle tarımın verimliliğine ve gıda kalitesine dair sorunlar baş göstermeye başladı. Ortaya ilk çıkan biyoteknoloji teknikleri ve pestisit kullanımıyla üretilen gıdanın kalitesi ve verimi artarken boyutu da büyük oranda artış gösterdi. Yeni keşfedilen kıta, Amerika’da yetişen, o zamana göre egzotik meyve, sebze ve tahılların Avrupa’ya getirilmesiyle (The Columbian Exchange) farklı coğrafyalarda yerli olmayan bitkiler yetiştirilmeye başlandı. 

Geliştirilen teknikleri açıklamaya geçmeden Eisendhover’ın elinizde bir kalem olduğunda ve tarım alanından uzakta olduğunuzda tarımın ne kadar kolay göründüğünü belirten sözünü hatırlatan Selim Çetiner, tarımın zor.sabır isteyen, karşılığını kolay vermeyen bir uğraş olduğunu söyledi. Örneğin bir tarlada üretilen mısırın ancak %24’sinin tüketilecek durumda oluyor, geriye kalan yüzde böcek veya topraktaki mineral seviyesi gibi faktörlerden dolayı atılıyor.

Kullanılan ilk biyoteknolojik tekniklerin temeli Mendel’in genetik modifikasyon ve çaprazlama üzerine çalışmalarına dayanır. Bugünkü genetiği değiştirilmiş organizmalar ve GDO’lu gıdaların geçirildiği işlemler DNA izolasyonu ve gen dizaynı gibi adımlardan oluşur. Farklı bitki ve bakteri hücrelerinden alınan enzimler ve DNA parçaları, yeni bir DNA üzerinde kaynaştırılıyor, böylelikle üretimde verim katlanırken böceklere karşı direnç de maksimum seviyeye çıkıyor.

Üretim hızını da önemli ölçüde arttıran bu tekniklerin doğal olarak dezavantajları da var. Potansiyel olarak allerjen veya zehir özelliği gösteren maddeler, toplu sanayinin çevreye verdiği zarar, üretim teknolojileri arasındaki rekabetle birlikte gelen değişken politikalar ve ticaretteki tekel gibi kontrol edilebilir risklerle birlikte GDO’lu gıdalar hakkında biyoetik ve dini tartışmalar da mevcut.

Selim Hoca, GDO’lu gıdaların tamamen güvenli olduğu ve çevreye zararlı olmadığını belirten cümlenin üzerine bir çarpı koyarak bunun kesin ve kanıtlanabilir bir ifade olmadığının altını çiziyor. Her GDO tekniği farklı olmakla birlikte taşıdığı riskler de değişkenlik gösterebiliyor.

Büyük çapta uygulanan bu teknikler ilk deneylerden beri, 19 yıldır, belirli bir sağlık veya çevre problemine yol açmamış. Bunun yanı sıra dünyada son yüzyılda yanlış beslenme ve üretilen gıdaların eşit paylaştırılamaması gibi sorunlar oldukça kritik hale geldi. Şu an dünyada yaklaşık 1.2 milyar insan obeziteyle savaşırken 805 milyon insan açlık sınırında yaşıyor. Yaşam süresinin sadece diyete bağlı olmadığını belirten Selim hoca farkı coğrafyalardan sağlıklı ve sağlıksız diyetlerle beslenen insanların yaşam sürelerinin beklenenden farklı olabileceğini örneklerle açıkladı. Örneğin çoğunlukla işlenmiş, hazır gıdalarla beslenen Amerikalı bir ailenin ortalama yaşam süresinin Ekvator’da yaşayan ve tamamen organik gıdayla beslenen bir aileden daha uzun olduğu görülüyor. Bu da sağlık hizmeti ve çevre gibi etkenlerin de denklemde olduğunu akıllara getiriyor. 

Özellikle aşırı artan popülasyonun sebep olduğu, kaynakların hızla tükenmesi ve küresel ısınma gibi son yıllarda kritik hale gelen global sorunların çözümüne yönelik herkesin yapabileceği basit değişiklerden bahseden Selim hoca, kırmızı et yerine balık tüketmenin kaynakları daha az tahrip ettiğini belirtti ve protein içeren bitkilere ağırlık verilmesinin de hem sağlığımız hem de sürdürülebilir tarım için oldukça faydalı olduğunu ekledi. Yapay teknikler olmasaydı şu an kullanılan tarım arazilerinin en az 3 katına ihtiyaç duyulacaktı ve kullanılabilir arazinin bir kısmı çayır veya ormanların da katılması gerekecekti. Bu nedenle biyoteknoloji, genetik çalışmalar ve yenilenen teknikler sürdürülebilir tarım için vazgeçilmez değerlerdir. 

Son olarak gıda israfı hakkında bazı istatistikler gösterip bunları yorumlayan Selim hoca, üretilen tahılların %36.8’inin, meyve ve sebzelerin %58.1’inin ve toplamda üretilen gıdaların üçte birinin çöpe gittiğini ve bunun önünün ancak bireysel seviyede ve herkesin katılımıyla alınabileceğini vurguladı.

 Siz de ilginizi çeken ADP seminarlarına katılabilirsiniz!