Tarih, Kadın Sağlığı ve Nüfus Politikaları

Tarih, Kadın Sağlığı ve Nüfus Politikaları

Sabancı Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Mükemmeliyet Merkezi, Dünya Kadınlar Günü Etkinlikleri kapsamında, 8 Mart 2017, Çarşamba günü, Sinema Salonu’nda kadın sağlığına tarihsel bir bakış açısı sunan bir panel düzenledi.

Sabancı Üniversitesi’nden İlker Birbil’in moderatörlüğünde gerçekleşen panelde; İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Gülhan Erkaya Balsoy “Kadın Sağlığına Tarihsel Bakışlar”, Sabancı Üniversitesi’nden Ayşecan Terzioğlu “Türkiye’deki Nüfus Politikalarında Tıbbileşme ve Kadın” ve Kemerburgaz Üniversitesi’nden Tuba Demirci “Tarih ve Devletin Umurunda Olmayan Bedenler; Doğum Sonrası ve Menapoz Döneminde Kadın Bedeni ve Sosyal Politika” başlıklı birer konuşma yaptılar.

Osmanlı’da nüfus ve kadın

Gülhan Erkaya Balsoy, kadın sağlığı konusunu feminist açıdan ele alan tarihçilerin, ebeler / kadın şifacılar ile doğum ve hamilelikle ilgili dönüşüm, olmak üzere iki temel yaklaşımla incelediklerini ifade etti. Osmanlı nüfus politikalarına değinen Gülhan Erkaya Balsoy,  19. yüzyılın, nüfus politikaları açısından, devlet ve toplum ilişkisinin değiştiği bir dönem olduğunu belirtti. 1839 tarihli Tanzimat Fermanı ile vergi sistemi, askere alma ve hukuk alanında değişiklikler yaşandığına dikkat çeken Balsoy, fermanda, kadınların nasıl yer aldığına dair bilgi olmadığını sözlerine ekledi. Devletin 19. yüzyılda verdiği hizmetlerin ve aldığı sorumluluğun arttığının altını çizen Balsoy, nüfusun yönetimin çok temel bir unsuru olduğuna dikkat çekti. Nüfusun büyümesinin kadın bedeni üzerinden yönetildiğini ifade etti. Özellikle doğum esnasındaki ölümleri azaltmak için bir ebelik okulu açıldığını söyledi. Daha sonralarda ise ebelerin yaptığı birtakım işlemlerin ebeler tarafından yapılmasının yasaklandığını ve erkek doktorların kontrolüne verilerek ebelerin hiyerarşinin en alt katına yerleştirildiğini sözlerine ekledi.

Hamilelik, doğum ve kısırlık konusunda da konuşan Gülhan Erkaya Balsoy, yaşanan politika değişiklikleri ile beraber çeviri kitapların da yayınlanmaya başladığını söyledi. Tıbbi kitapların yanı sıra popüler kitapların da çevirisinin olduğunu belirten Balsoy, bu kitaplarda ağırlıklı olarak kadın kısırlığı ele alınsa da erkek kısırlığının da konu edilebildiğini belirtti.

Cumhuriyet Dönemi’nde kadın ve sağlık

Ayşecan Terzioğlu, konuşmasında nüfus politikalarını biyoiktidar ve biyopolitika kavramlarını temel alarak 4 bölüme ayırdı.

Kuruluş Dönemi olarak adlandırdığı birinci bölüm Cumhuriyet’in kuruluş yılları olan 1920’ler ve 1930’lardaki durumu aktardı. Bu dönemde savaştan çıkmış, ordunun geçtiği yerlerden kaynaklanan yaralı ve hasta bir nüfus olduğunu belirten Terzioğlu, bu dönemde sağlıklı, Türk, Müslüman ve seküler bir nüfus yaratma gayesi olduğunu söyledi. Ayrıca sağlığın kadına atfedilen büyük bir yükümlülük olduğunu sözlerine ekledi. Bunun yanı sıra, bu dönemde kadın bedeni ve varlığına yeni bir toplumsal görünürlük getirildiğini ifade eden Terzioğlu, okuyan, çalışan, spor yapan ve dünyada toplumu temsil edecek bir kadın portresi olduğunu dile getirdi.

Gelişme Sancıları dediği ikinci dönemde 1960’ları ele aldı. Bu dönemde tarımda modernleşme ile birlikte yaşanan göçler nedeniyle şehirlerde doğurgan genç nüfus şişkinliği olduğunu belirtti. Köyden kente göçlerin yarattığı eşitsizlik ve dengesizliği düzenlemek adına doğurganlığı engelleyen bir dönem olduğunun altını çizdi. Bu dönemde sosyal devlet ve halk sağlığı hamlesi yapıldığını ve birçok köyde sağlık ocağı açıldığını belirtti. Sağlık ocağı açılamayan köylere ise karavanlar ile ulaşıldığını söyledi. Karavanlarda gerçekleşen spiral takma gibi işlemlerin kadınların enfeskiyon kapmasına ve bunun da devletle toplum arasında kopukluk oluştuğunu söylerken, bu sağlık hamlesinin iyi sonuçlarının olduğunun da altını çizdi.

Feminist kazanımların yaşandığı, Yeni Düzen olarak nitelediği üçüncü dönemde 1980’leri ele aldı. Bu dönemde de doğurganlığın kısıtlandığını ancak bunun için medyanın kullanıldığını belirtti. 1960’lardan en büyük farkının ise  doğum kontrol yöntemlerinin çeşitlenmesi olduğunu belirtti. Bu dönemde kadınların özel ve kamusal hayatlarında birçok kazanımları olduğunu sözlerine ekledi.

Ayşecan Terzioğlu dördüncü dönemde ise gelenekselliğin yeniden inşasına dikkat çekti. 2010’larda doğurganlığı teşvik edici görüşlere dönüş yaşandığını söyledi. Kadın bedenine olan dayatmalara, Türklük vurgusuna ve nüfus artışı arzusuna dönüş görüldüğünü ifade etti. Sağlık ocaklarının, aile sağlık merkezlerine dönüşmesi nedeniyle uygulamadan kaynaklanan kayıplar yaşandığına dikkat çekti. Kadınlığın sadece annelik rolüne indirgendiğini ve kamusal alandaki kazanımların tehdit altında olduğuna vurgu yaptı.

Doğum, loğusalık ve menapoz

Tuba Demirci sağlık meselesinin cinsiyetlendirilmiş bir alan olduğuna dikkat çekti. Toplumsal cinsiyetin yarattığı eşitsizliklerin, kadın bedeninin genç ve üretken olması gerektiğini dayattığını söyledi.

Konuşmasında doğum ve loğusalık dönemine değinen Tuba Demirci, Türkiye’de doğum yapan kadınların yüzde 85-90’ının annelik hüznü, yüzde 25’inin doğum depresyonu ve yüzde 10’unun ise doğum psikozu yaşadığına dikkat çekti. Alt sosyo-ekonomik gruptaki kadınların doğum hüznünü daha fazla yaşadıklarına dikkat çekti. Bu dönemin sorunsuz atlatılması gerektiğinin altını çizen Demirci, kadınların yeterli desteği alamadıklarını da sözlerine ekledi. Bebek bakımı eğitiminin devletin görmediği bir alan olduğuna dikkat çeken Demirci, kadın yaşayacakları panik anında ne yapacaklarını anlatan bir kaynak olmadığını söyledi. Doğum sonrası dönemde annenin eş ve komşulardan destek aldığını ancak bunun yeterli olmadığını belirtti. Anneye karşı bebeğe odaklanan pakete karşı yeni bir sosyal paketi ihtiyaç olduğunun altını çizdi.

Tuba Demirci konuşmasında menapoz konusunu da ele aldı. Menapozun 200 yıl önce bir hastalık olarak görülmediğini, 1850’li yıllarda Fransız uzmanların bu alanda çalışmaya başladıklarını söyledi. Menapozun 1850’lerden sonra tıbbileştidiğine ve erkek doktorların bunu bir hastalık olarak tanımladıklarına dikkat çekti. 1930’larda tam bir hastalık olarak tanımlandığını, sentetik ostrojen ve progesteron üretimiyle kadınların eski günlerine döndürmek için davet edildiğini söyledi. Kadınların genç görünmek ve evlililiğin özünü bozmamak için bağımlı olduklarını sözlerine ekledi. 1960 ve 1990 arasında ilaç sektörünün saldırgan tutumu, tıbbın ticarileşmesi ve basın sayesinde kadınların ciddi oranda hormon aldıklarını söyledi. Bu sentetik hormonların da kanser oranının artırdığına dikkat çekti. Osteoporoz tedavi edilirken, meme kanseri ve endometrial kanserlerin çoğaldığına vurgu yaptı. Türkiye’de ise hormon tedavisinin çok yaygınlaşmadığını, orta ve üst sosyo-ekonomik gruptaki kadınların buna maruz kaldığını belirtti. Menapoz konusunda hormon çalışmaları olduğunu dile getiren Tuba Demirci, bu alanda sosyolojik çalışmalar da yapılması gerektiğini savundu.