21 Ağustos 2017

Kansere karşı Türk patentli cihaz SUTAB

Röportaj: Melek Sarı

SUTAB ((Sabancı Universitesi Tissue Ablating Bubbles, SU Tabancası) araştırmasını yürüten Sabancı Üniversiteli bilim insanları Prof. Dr. Ali Koşar ve Doç. Dr. Devrim Gözüaçık ses getiren projeyi bir kez de dosya haberimiz için anlattı:

Doç Dr. Devrim Gözüaçık: “Türkiye patentli, orijinal, kanser ve taş hastalığı gibi başka hastalıklarda da kullanılabilecek milli cihazımız üzerine emek harcıyoruz. Umarım sürecimiz sona erdiğinde uygulamaya geçtiğini göreceğiz.”

Prof. Dr. Ali Koşar: “SUTAP fikri bir gazoz reklamı vesilesiyle aklıma geldi. O reklamdan esinlenerek, ‘küçük kabarcıklar çıkartıp bunları biyomedikal uygulamalarda niye kullanmayalım?’ diye düşündüm.”

 

 Devrim Gözüaçık ve Ali Koşar

‘TÜMÖR HÜCRELERİNİ ÖLDÜRDÜĞÜNÜ GÖRDÜK’

4 yıldır SUTAB projesi üzerine çalışıyorsunuz. Bu projeyle medyada da geniş yer aldınız. Geliştirdiğiniz prototipin daha da kullanışlı bir hale gelebilmesi için 4-5 yıllık bir zaman planlıyorsunuz. Nasıl bir süreç öngörüyorsunuz?

Devrim Gözüaçık: SUTAB projesinin hikayesi şöyle: Ali Koşar mühendislik fakültesi mekatronik bölümündeki saygın hocalarından biridir biliyorsunuz. Onun aklına şöyle orijinal bir fikir geldi; fizikte pek de sevilmeyen ve zararlı görülen bir olay var, hidrodinamik kavitasyon. Basınç altındaki sıvıda kaynama benzeri bir etki oluyor ve baloncuklar oluşuyor. Bu baloncuklar patladığı zaman çok büyük bir enerji yayılıyor ortaya. Hidrodinamik aletlerde, cihazlarda, makinelerde genelde istenmeyen bir şeydir bu çünkü mesela arabada yağı sıkıştıran pistonlarda gerçekleşen kavitasyon arabanın pistonlarına zarar verir, pistonları aşındırır. Aynı durum gemi pervanelerinde de geçerli. O yüzden önlenmesiyle ilgili çok çalışma vardı. Ali, ‘Acaba bunu tıbbi tedavide kullanabilir miyiz?’ diye düşündü ve dünya patentini aldı bunun tıbbi kullanımının. O zamanlarda kendisiyle bir sohbet sırasında dedik ki ‘Bunu bir cihaza çevirebilir miyiz? Tıbbi kullanımı olabilir mi bunun?’ Ali ile bunu test etmeye başladık, bir sürü makalemiz çıktı bununla ilgili. Tümör hücreleri üzerine denedik ve gerçekten de öldürebildiğini gördük. Hacettepe Tıp Fakültesi'nden sınıf arkadaşlarım Sinan Ekici ve Işın Doğan-Ekici projeye klinik açıdan detek sağladılar. Ondan sonra böbrek taşlarına üzerine denedik ve böbrek taşlarını kırabildiğini gördük. Prostat hastalığında prostatı parçalayabildiğimizi gördük. Kısacası çok büyük bir potansiyeli var. Mustafa Ünel, Hüseyin Üvet, Asıf Şabanoviç hocalarımızla beraber bunu bir endoskopik cihaz haline getirmek konusunda bir proje verdik ve kabul edildi. Şu anda o endoskopik cihazı oluşturma aşamasındayız. Endoskopik cihazın oluşturulması sonrasında öncelikle burada gördüğümüz deney sonuçlarını bir kez daha teyit edeceğiz ve biraz daha iyileştirmeye çalışacağız. Bir sonraki aşamada hayvan deneylerine ve sonrasında klinik insan deneylerine geçme imkanı olacaktır diye ümit ediyorum. Türkiye patentli, orijinal, kanser ve taş hastalığı gibi başka hastalıklarda da kullanılabilecek tamamen milli cihazımız üretmek için emek harcıyoruz, umarım deneysel süreç sona erdiğinde uygulamaya geçtiğini de göreceğiz.

‘REKLAMDAN ESİNLENDİM’

Mekatronik mühendisliği son dönemde tıpta çok önemli gelişmelere imza atıyor. SUTAB da bu başarılı örneklerden biri. Projenin ortaya çıkışını anlatabilir misiniz?

Ali Koşar: Bu fikir aklıma bir gazoz reklamı vesilesiyle geldi. Seneler önce ‘On yüz bin baloncuk yuttum’ diyen bir kız çocuğunun oynadığı gazoz reklamı vardı.  O reklamdan esinlenerek, ‘küçük kabarcıklar çıkartıp bunları biyomedikal uygulamalarda niye kullanmayalım’ diye düşündüm. Devrim Gözüaçık hocaya fikrimi anlattım. O da heyecanlanınca işe giriştik. Olumlu sonuçlar elde edince işi daha da büyüttük ve ‘Niye ulusal bir cihaz geliştirmeyelim?’ dedik. İşleri daha da büyüterek araştırma grubunu genişlettik. Sinan Ekici, Işın Doğan-Ekici, Mustafa Ünel, Hüseyin Üvet, Asıf Şabanoviç hocalarımızla beraber bunu bir endoskopik cihaz haline getirmek konusunda proje aldık ve yoğun şekilde çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

‘PATENT BİZDE, BU BÜYÜK BİR GÜÇ’

SUTAB Türk patentli olduğu için maliyetinin diğer tedavi yöntemlerine göre daha düşük olması mümkün olacak mı?

Devrim Gözüaçık: Sık kullanılan yöntemlerin, mesela ultrason bazlı olanların maliyeti çok yüksek. SUTAB’ın temeli sıvı basıncın değiştirilmesine dayanıyor ve tabi ki bu cihaz entegrasyonunun bir maliyeti var ama yurt dışında ultrasyon işini kontrol eden firmaların tekelinde olmayacağız. Türkiye bazlı bir şey olacağı için tabii ki Türkiye’de çok daha ucuz olmasını hedefliyoruz. SUTAB, şu an kullanılan cihazlar kadar sık kullanılabilecek ve bunlara alternatif oluşturabilecek bir cihaz olarak kendisini gösterecek.

SUTAB konusunda yaşadığınız, Türkiye’ye özgü yasal problemler oluyor mu?

Devrim Gözüaçık: SUTAB’ın henüz uygulamayla ilgili onaylarını ve izinlerini alma aşamasına gelmedik. Şu ana kadarki deneyimimizle hem etik onaylar, hem çalışmayla ilgili onaylar söz konusu olduğunda büyük sorunlar yaşanmadığını söyleyebilirim. Hatta tam tersine Türkiye’de belki bazı çalışmaların yapılması daha da kolay olabilir ABD ve diğer ülkelere göre. Öte yandan temel bilimsel araştırmalarla ilgili sıkıntılar oluyor çünkü burada da görüldüğü gibi bütün bu teknolojik ürünler veya çalışmalar aslında temel bilginin, bilimin ürünü ve temel bilgi ve bilim bizde olduğu takdirde ancak patentini alabiliyoruz. Herhangi bir yerden birinin kalkıp ‘Ben SUTAB’ın aynısını yapacağım’ demesi olanaksız, patent hakkı bizde ve bu çok büyük bir güç. O açıdan temel bilimsel çalışmalara çok büyük önem vermek lazım, çünkü asıl teknolojinin temeli orası ve bizim orada sorunlarımız var. Mesela temel bilim desteklerinin çok düşük miktarlarda olması, döviz kurları karşısında erimesine karşın ayarlama yapılmaması, gümrük ücretleri ve vergiler, proje paralarında gecikmeler, proje geçiş dönemlerinde güvenlik ağı şeklinde, projenin durmasını engelleyecek bir yapılanma olmaması veya bazı yönetsel durumlarda ortaya çıkan gecikmeler vs. bu tarz sorunlar var. Biz bu çalışmaları tüm bu sorunlarla mücadele ederek ve belli oranda üstesinden gelerek gerçekleştiriyoruz. Yine de Türkiye'nin Batı ile yarışması için bu sorunların devlet kurumları ve üniversiteler bazında çözülmesi, temel bilimlere çok önemli destekler verilmesi ve yatırımlar yapılması lazım. Öte yandan, araştırmacılar olarak kendimize güvenmemiz, inanmamız ve zorluklardan yılmamamız gerekiyor.

‘ENGELLERİ AŞIP DEVAM EDİYORUZ’

SUTAB’ın bir tedavi biçimi olarak kullanılması için hangi aşamalara ihtiyacı var?

Ali Koşar: Prototipin oluşturulmasından sonra klinik araştırma safhası başlayacak. Bu safhada da olumlu sonuçlar alınırsa ticari ürünün önü açılacaktır. Oluşturacağımız prototipi kendi kuracağımız start-up şirket veya bir biyomedikal mühendislik şirketi vasıtasıyla piyasaya sunmayı planlıyoruz.

SUTAB’la ilgili nasıl tepkiler aldınız çevrenizden?

Ocak 2015'te yapılan SUTAB lansmanına basın yoğun ilgi göstermişti.

Devrim Gözüaçık: Bana sürekli mektuplar geliyor ve bunların bir kısmı liselilerden geliyor. Liselilere Sabancı Lise Yaz Okulu'nda her yıl 2-4 hafta boyunca ders veriyorum, çok hevesli çok istekliler. Onlara da anlatıyoruz yaptığımız çalışmaları ve buradaki imkanları, projeleri. Örnek teşkil ediyor. En önemli şeylerden bir tanesi insanları motive edecek, milli bilim ve teknolojiye inançlarını pekiştirecek iyi örnekler oluşturmak ve bu iyi örnekleri desteklemek. Çok fazla örnek yok aslında maalesef, çünkü birçok insan zorlukların çeşitli aşamalarında yılıyor ve vazgeçiyor veya yavaşlıyor, hevesi kırılıyor. Biz sinirlerimizi aldırmışcasına, önümüze yeni bir engel konuldukça arkasından dönüyoruz veya üzerinden atlıyoruz moralimizi bozmamaya çalışıyoruz. Zorlukların gözünün içine bakıp gülüyoruz, mücadeleden zevk almaya çalışıyoruz. Her zaman kolay değil, ama böyle bir başarı hikayesine imza atan insanlar olması, diğer hevesli insanları da motive ediyor. Öğrenciler diyor ki, ‘Hocam sizin SUTAB projenizi gördük ve Türkiye’de bir şey yapılmıyor sanıyorduk.’ Halbuki SUTAB, bizim üniversitede yaptığımız bir sürü projeden yalnızca bir tanesi. Bizim dışımızda da çok iyi çalışmalar yapan arkadaşlarımız da var elbette.

Mekatronik ve tıp bağlantılı farklı çalışmalarınız var mı?

Ali Koşar: Tabii ki var. Örneğin ilaç sevkiyatı sistemleri üzerinde yoğun çalışmalarımız var. Buna ek olarak ilaç taşıyıcı manyetik nanopartiküller ve manyetik manipülasyonları konusunda Funda Yağcı ve Devrim Gözüaçık ile projemiz sürüyor. Ayrıca hücre ayırma işlemleri için mikro akışkan sistem tasarım ve geliştirmeleri yapıyoruz. Bu konularda birçok makalemizin yanında patent başvurularımız da mevcut.

‘ARA ELEMAN EKSİĞİMİZ VAR’

SUTAB dışında farklı çalışmalarınız var mı?

Devrim Gözüaçık: Çok sayıda ve çok ilginç birçok çalışmamız var. Mesela Parkinson hastalığıyla ilgili yaptığımız çalışmalar, genetik ve ölümcül hasatlıklarla ilgili yaptığımız çalışmalar ve bulduğumuz çok önemli sonuçlar var. Hastalıklara karşı, milli ve yenilikçi tanı ve tedavi önerilerimiz var. SUTAB projesi birçok insanı heveslendirdi ve motive etti. Daha önce yapılmamış şeylerin yapılabildiğini görmek büyük bir motivasyon. Mesela Aziz Sancar’ın Nobel Ödülü alması normal bir şey olmalı aslında. Bir Türk neden Nobel Ödülünü almasın ki? Fakat daha önce yapılmadığından, bu bir ilk olduğundan şaşkınız. Aziz Hocamız çok büyük katkılar sağladı ve çok örnek bir kişiliği var. Böyle değerli bir örnek olması şimdi benzer konularla ilgilenen arkadaşlarımızın motivasyonu artıyor. ‘Bir sonraki Nobel Ödülü alan kişi neden ben olmayayım ki’ diye düşünebiliyor insan. İyi örneklerin öne çıkarılması ve desteklenmesi lazım ve de gerçekten iyi şeyler yapan insanlar var Türkiye’de. Umarım, Türkiye'de yapılmış işler sonucunda alınmış bir Nobel Ödülümüz de olur.

Türkiye’nin biyoteknolojide geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Yurt dışında gelişmelerle rekabet edebilmemiz için neler yapmamız gerekiyor?

Ali Koşar: Bence şu an bulunduğumuz nokta Türkiye’nin potansiyelini yansıtmıyor. Kaynakların çok daha verimli kullanılması gerektiğini düşünüyorum.  Yurt dışındaki gelişmelerle rekabet edebilmemiz için başarılarıyla ön plana çıkmış, bilimselliği ve derinliği yüksek bilim insanlarına kaynakların akıtılması gerekiyor.  Yurt dışında kendini kanıtlamış başarılı bilim insanlarına her türlü destek yapılıyor. Türkiye’de de yüksek kalibreli bilim insanlarına her türlü destek verilmeli. Yurt dışında olan bir şeyi Türkiye’ye olduğu gibi getirmek yerine özgünlüğü yüksek, yüksek risk-yüksek etkili projeler desteklenmeli. Bu tür araştırmalar için ara elemanlar olan mühendis ve teknisyenlere çok gereksinim var.  Ara eleman eksikliğini kapatıcı politikalar uygulanmalı. Bu tip pozisyonların üniversitelerde açılması gerektiğini, ara elemanların sayısının öğretim üyesi sayısıyla uyumlu olması gerektiğini düşünüyorum.

‘TÜRKİYE PATENTLİ YENİ İLAÇLAR’

Türkiye’de biyoteknolojiye verilmesi gereken önemli ilgili neler söylemek istersiniz?

Devrim Gözüaçık: Ben Türkiye’ye ilk geldiğimde ‘Bazı şeyler Türkiye’de yapılamaz’, ‘Treni kaçırdık’ diyorlardı. Öyle bir şey söz konusu değil. Çok uzun süreler yurt dışında kaldıktan sonra Türkiye’ye döndüğüm için bunu çok rahatlıkla söyleyebilirim. Gerçekten insan kendisine inanıyorsa, koşullar biraz daha iyileştirilirse durum o kadar da kötü değil. Herkes bilimsel çabalara elinden gelen katkıda bulunacak ve bu işler böyle ilerleyecek. İnovatif projeler ve Türkiye patentli yeni ilaçlar yapılması lazım. Sayı şimdilik az ama çok başarılı ve çok çalışan arkadaşlarımız var, çok büyük bir eğitimli insan potansiyel var fakat çoğu yurtdışına göçüyor, oralara hizmet ediyor. Bilim evrensel ama milli ve yerli başarılar da çok önemli. Akıllı gençlerin, bilim insanlığının bir kariyer olarak seçilmesi için özendirme çalışmalarının artarak devam etmesi lazım.

Çalışmaların artacağını düşünüyor musunuz?

Devrim Gözüaçık: Ben ümitliyim, bence iyiye doğru bir gidiş var ama bunun çok daha hızlı ve çok daha organize bir şekilde, çok daha vizyonu keskin bir şekilde yapılmasının mümkün olduğunu düşünüyorum. Destekler biraz dalgalı ve tereddütlü şekilde sağlanıyor sanki. Ayrıca tıbbi araştırmalar özelinde şöyle bir durum söz konusu: Her ülkede, hatta her bölgede görülen hastalık tipi farklı olabiliyor. Şimdi büyük ilaç firmalarının yatırım yaptıkları hastalıklar daha çok gelişmiş ülkelerde yaygın olarak görülen hastalıklar. Mesela en klasik örnek, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi viral bir hastalık. Buna baktığımız zaman aslında moleküler açıdan yapılmış çok az çalışma var. Neden? Çünkü bir Avrupa, Amerika problemi değil. Bu nedenle bu konu hakkında araştırma yapma görevi Türkiye’ye düşüyor. Çok yakında gerçekleşen bir Ebola örneği var. Ebola yakın zamana kadar bir Afrika hastalığıydı. Neden? Çok ölümcül bir hastalık, yayılamadan hastalar ölüyor o yüzden köylerin dışına çıkamıyordu. Ne oldu? Günümüz dünyasında insanların ulaşım imkanlarının artması nedeniyle seyahat sonucu birden yayılmaya başladı Batı'ya. O zaman panik halinde 1,5-2 sene içinde aşılar çıkmaya başladı. Ebola on yıllardır var ve büyük bir Afrika problemi iken kimse neden ilgilenmedi? Buradan şu sonuç çıkıyor; sizi ilgilendiren, bu ülkenin öncelikli sorunlarını da ele almak lazım. Birçok önemli konu yanında, ülkenin öncelikleri doğrultusunda da araştırma yapacak merkezler olması lazım. Her konuda olduğu gibi biyoteknoloji konusunda da dışa bağımlılıktan kurtulmak gerekiyor. Dünyada en önemli bir devrim yaşanmakta: "Biyoteknoloji ve Biyomühendislik Devrimi". Türkiye'nin Sanayi, Elektronik, Bilgisayar vb gibi Dünya'yı sarsan devrim niteliğinde gelişmelere seyirci kaldığı ve ancak kullanıcı düzeyinde katıldığı bir gerçek. En büyük dileğim, bu yüzyıla damga vuracak olan, sağlık, enerji, ekonomi, çevre ve daha birçok alanı doğrudan etkilecek olan bu yeni devrimi, Biyoteknoloji ve Biyomühendislik Devrimi'ni kaçırmamız...

Projenizle gurur duyuyoruz, büyük bir başarı bizler için. Çok tebrik ediyoruz sizleri!

Çok teşekkürler. Ayrıca ElginkanTeknoloji Ödülü var, bütün grup, SUTAB takımı olarak 2015 Elginkan Vakfı Teknoloji Ödülü’ne layık görüldük.

Proje ekibinde Ali KoşarAsıf ŞabanoviçDevrim GözüaçıkHüseyin ÜvetMustafa Ünel and Sinan Ekici öğretim üyesi olarak yer alıyor. Projede Cenk Kığ ve Özlem Oral doktora sonrası araştırmacı olarak, Ayşe IlgınoğluCanberk SözerDilara YılmazGökhan Alcan ve Morteza Ghorbani ise lisansüstü öğrenciler olarak çalışıyor. Doğan ÜzüşenMuhsincan ŞeşenYavuz Perk ve Zeynep Itah ise projede daha önce çalışmış Sabancı Üniversitesi mezunlarıdır.

Sabancı Üniversitesi Kanser Araştırmaları Dosyası Haber dizimize ait tüm röportajları buradan okuyabilirsiniz.