#AkademisyeneSor projesi’nin yeni konuğu Ersin Kalaycıoğlu

Sabancı Üniversitesi Endüstri Mühendisliği 4. sınıf öğrencisi Merve Üre ile Yönetim Bilimleri Fakültesi 4. sınıf öğrencisi Ecem Dinçdal’ın ortaklaşa yürüttükleri #AkademisyeneSor projesi’nin yeni konuğu Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Ersin Kalaycıoğlu oldu.

Ersin Kalaycıoğlu

Sabancı Üniversitesi Instagram hesabında konuk öğretim üyesinin tanıtılmasının ardından, öğrencilerden gelen soruların yöneltildiği #AkademisyeneSor projesinde, Merve Üre ve Ecem Dinçdal yaptıkları röportajlar ile aynı zamanda Sabancı Üniversite’nin değerlerini de tanıtmayı amaçlıyor.

#AkademisyeneSor videolarını Instagram hesabımızdan izleyebilir, öğretim üyelerimize merak ettiklerinizi sorabilirsiniz.

Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Ersin Kalaycıoğlu'na #AkademisyeneSor projesi kapsamında yöneltilen soru ve cevapları merak ediyorsanız; röportajın devamını aşağıdan okuyabilir, haberin ilgili Instagram paylaşımı için buraya tıklayabilirsiniz. 

TBMM ile yaptığınız çalışmadan bahsedebilir misiniz?

Benim doktora tezimin konusu Büyük Millet Meclisi yasama davranışı üzerine yoğunlaştı. Özellikle 1970’lerin başına kadar dünyada yapılan araştırmalar demokrasinin temelde varsaydığı halktan kaynaklanan taleplerin, yasama organına iletilip, yasama organı vasıtasıyla kamu politikalarına dönüştürülmesi veya yasalara dönüştürülmesi sürecinin pek de işlemediğini gösteriyordu. Onun üzerine, TBMM’nin de içinde olduğu dünyadaki yasama organlarının ve yasama işlevinin içeriğinin ne olduğu ve ne tür bir amaca hizmet ettiği sorgulanmaya başlanmıştı. O çerçevede bir doktora tezi çalışmasında TBMM’den ve seçmenin yasama süreci hakkındaki tutum eğilim ve davranışlarından toplanmış verileri kullandım. Verilerin toplanmasında Prof. İlter Turan’ın başkanlığında bir bilim adamları heyeti çalışmıştı. Ben o zaman doktora öğrencisi olarak kenarından köşesinden o projeye katılmış bulunuyordum; dolayısıyla verileri ben tek başıma toplamadım. Prof. Turan toplanmış olan verileri benim kullanmama izin verdi; kendisine müteşekkirim.

Doktora tezimde, yukarıda ifade ettiğim türden halktan gelen taleplerle şekillenen bir demokratik sürecin aslında Türkiye’de de pek mevcut olmadığı ve sürecin büyük ölçüde tersine işlediğine işaret eden veriler vardı.  Milletvekilleri yapmış oldukları çeşitli girişimler, etkinlikler, seçmenlerle olan temaslar ve seçmenlerin belli konulardaki duyarlılıklarının içinden bazılarını seçerek ön plana çıkarmaları suretiyle hem temsili hükümetin çalışmalarını kolaylaştırdıklarını hem de uzun dönemde demokrasinin yerleşmesinde etkili olduklarını görgül (empirical) olarak saptama fırsatı buldum. Onun için o tarihte bu bulgular karşılaştırılmalı siyaset bilimi yazınına katkı olarak kabul edildi. Ben de doktoramı böylece tamamlamış oldum.

Sonra, 1984 ve 1988 senelerinde yeni anayasaya göre çalışan Meclis’in kuruluş ve gelişimini araştıran çalışmalar yaptım. Türkiye’de 1982’de siyasal rejim değişti. Nispi temsile dayalı Meclis ve onun içinde çalıştığı liberal demokratik yapıdan, yürütme ağırlıklı ve yürütme hegemonyasında işleyen ve siyasal hayatta Meclis’in daha geri planda olduğu ve daha çok çoğunlukçu espride çalışan bir yapıya dönüştüğü bir uygulamaya geçildi. Ben buna yarı parlamenter siyasal rejim demeyi tercih ediyorum. O çerçeve içerisindeki Meclis’in işlevinin ne olduğunu ve 1970’lerdeki türden faaliyetlerine devam edip etmediğini saptamaya çalıştım. Aynı zamanda Meclis içindeki normların oluşması ve bunların Meclis’teki milletvekillerinin davranışlarını şekillendirmesi ne tür bir işlevi olduğunu anlamaya gayret ettim. Onun için de daha değişik yapı ve süreçleri gözlemlemeye başladım. Örneğin, Millet Meclisindeki kavgaları araştırdım. Bu husus meslektaşlarımızın ilgisini çekmeyen bir alandı, ancak İçtüzük’te yeri olmayan davranışları olarak İçtüzük ihlallerinin incelenmesi Meclis’in kurumsallaşma aşaması için önemli bir gösterge oluşturacağından, Meclis’teki kavgaların içeriği, sıklığı, kimler tarafından yapıldığı gibi bilgilerin önemine işaret etmiş oldum. Temel itibariyle kurumsallaşmamış bir yasama organının temel özelliklerinden birisinin İçtüzüğün yasakladığı davranışların, özellikle fiziksel çatışma ve kavgaların yasama faaliyetinde bulunmayı zorlaştırdığını ve özellikle duygusal içerikleri ve ideolojik bakımından önemli olan ve çıkar farklılıkları içeren konularda, çatışmanın kurumsal bir çerçeve içerinde kalamadığını saptamış oldum. Dolayısıyla siyasal temsil odaklı araştırmalarım 1970’lerin başından 90’lara kadar devam etti. Bu arada bir yandan yürütmekte olduğum siyasal katılma ağırlıklı çalışmalara ve özellikle seçmen davranışına 1990’dan sonra ağırlık vermeye başladım.

Amerika’ya gitmenizde ne etkili oldu? Sizi en çok zorlayan neydi?

1969-1970 akademik yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde lisans eğitimime başladım. 3. sınıfa geçtiğimizde bize doktora programlarına katılıp akademik hayata girme hususunda kendimizi deneme veya sınama imkânı veriliyordu İktisat Fakültesi’nde o tarihte. Dolayısıyla 1971’de doktora sınavlarına girdim. Doktora programlarına girmek için açılan sınavlara girdim, kazandım ve doktora programına başladım. Bu dönemde takip ettiğim Siyaset Bilimi seminerlerinde başarı kazanınca, bu alanda doktora yapabilecekmişim gibi bir hisse kapıldım. Dolayısıyla, bu konuda bana eğitimi en iyi verebilecek programı aramaya başladım. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nin The University of Iowa ile ilişkileri vardı. Oradan gelmiş olan öğretim üyeleri bazı derslere de girmekteydiler, onlar da benim performansımı biliyorlardı. The University of Iowa’ya başvurduğumda, bu olgu da bir kolaylık oluşturmuş olacak ki bana burs verdiler. Indiana ve Pennsylvania Üniversiteleri’ne de kabul almama karşın, burs olanağı daha iyi olan The University of Iowa’ya gitmeyi tercih ettim. The University of Iowa aynı zamanda yasama meclisleri üzerinde uzmanlaşmış bir konumdaydı. Amerika’da bu konuda en yoğun çalışan Bölüm ve Doktora Programı The University of Iowa’daydı. Dolayısıyla bana çok yararlı oldu. Belli bir alanda bayağı bir uzmanlığı kısa bir sürede edinmemi sağladı.

Çalışma alanınıza nasıl karar verdiniz?

Siyaset bilimi konusuna yönelmemde Türkiye’nin koşullarının etkisi olmuştu; çünkü ben İktisat Fakültesi’nde okuyordum. Birinci senenin sonunda İktisat Fakültesi’nde o tarihte öğrenciler çeşitli şubelere ayrılıyordu. O şubeler içerisinde hangisini seçeceğime o günün koşulları içerisinde Türkiye’deki gündeme çok ağırlıkla oturan siyasal olaylar yön verdi diyebilirim. Onlar hakkında zaten bir hayli okumaya başlamıştım, bunları daha sistematik yapayım diye Siyaset Bilimi ve aynı zamanda İstatistik şubesine kaydoldum. Dolayısıyla İktisat ana dal, Siyaset Bilimi ve İstatistik yan dal ağırlıklı bir lisans programına devam ettim. Doktora programını da seçerken zaten aynı alanı seçtim.

Bir demokraside siyasal kuramların önemi sizce nedir?

Demokraside siyasal kuramların doğrudan doğruya bir önemi yok; demokrasinin hayata geçirilmesinden çok demokrasinin çalışmasında esas itibariyle demokrasiyi yönetecek olanların bilimsel bulgulara ne derece önem verecekleri ve onlardan ne derece yararlanarak ülkeyi yönetmek istemeleriyle ilgili olarak siyaset bilimi araştırmalarının ve kuramlarının önemi var. Eğer bu konuda yapılmakta olan araştırmalardan faydalanıp demokrasinin kalitesini yükseltmek istiyorlarsa, Siyaset  Biliminin araştırmalarının ciddi önemi olmaktadır.

Yaptığınız araştırmalardan da yola çıkarak, sizce Türkiye’deki demokraside en büyük eksiklik nedir?

Şu anda Türkiye demokrasi standartları açısından çok ciddi sorunlar içerisinde, karşılaştırmalı siyasal araştırmalarda 2016’dan itibaren yani son 3 senedir Türkiye ne demokrasi ne de otoriter olmayan bir “melez rejim” olarak kabul ediliyor. Ne demokrasi, ne de otoriter bir rejim; ikisi arasında ne tarafa kayacağı üzerinden birtakım tartışmaların yürütüldüğü bir ülke. O yüzden sorun olarak baktığımızda çok ciddi sorunlar var. Bir tanesi belki de en ciddisi, çalışmakta olan rejimin ve rejim uygulamalarının dayandığı temeller üzerinde genel bir uzlaşma olmaması. Özellikle siyasal seçkinler diyeceğimiz Türkiye’yi yönetmekte ön planda olanların nasıl bir demokrasi olmamız, demokrasi olup olmayacağımız konusunda temel bir uzlaşı sağlayabilmiş olmadığını görüyoruz. En büyük demokrasi kalitesi sorunumuz bu gibi görünüyor. Bu uzlaşma olmadığında demokrasi dışına kolayca savruluyoruz. Demokratikleşmeye Samuel Huntington’un İkinci Dalga diye adlandırdığı süreçte 1940’larda başladık. İkinci dalganın önde gelen ülkelerindeydik. Dalganın altında kaldık, çöktük ondan sonra 1960’dan sonra yeni çabalarla düzeltmeye başladık, ama büyük bir siyasal ve ekonomik istikrarsızlık ve sorun yumağına dolaşarak 1980’de demokrasi tekrar çöktü. 1980’lerde demokrasinin Üçüncü Dalgası tekrar yayılmaya başladı. Biz de o dalgayla birlikte tekrar yükselmeye çalıştık. Ancak demin söylediğim nedenler dolayısıyla belli temeller, anayasa, siyasal yasalar üzerinde anlaşma yapamadığımız ve onların gerektirdiği norm, gelenek ve alışkanlıkları geliştiremediğimiz için ülkemizin karşı karşıya kalmış olduğu sorunları çözemeyip, daha da ağırlaştırarak yine demokrasiyi çökerttik.

Sabancı Üniversitesi’ne bağlı olan İstanbul Politikalar Merkezi’nden ve burada yaptığınız çalışmalardan bahsedebilir misiniz?

İstanbul Politikalar Merkezi (IPM),  Profesör Dr. Üstün Ergüder tarafından, onun liderliğinde 2000’li yılların başında kuruldu. Amacı akademisyenler, bürokratlar, iş çevreleri, sivil toplum kuruluşları arasındaki kopuklukları gidermek diye ifade edilebilir. Çünkü o tarihte yeni yeni sivil toplum kuruluşları gelişmekteydi ama bunlarla, üniversitelerde yapılan araştırmaların aynı zamanda üniversite öğretim üyeleriyle bürokrasi ve iş çevrelerinin düzenli ve sürekli ilişki içinde olmadığı algısına sahiptik. Bunları geliştirebilmek, birbirleriyle dirsek temasında bulunmalarını ve birbirlerinin yaptıklarından haberdar olmalarını sağlamak, özellikle kamu politikalarına yararlı olabilecek araştırmaların hem iş çevrelerine hem sivil topluma hem de kamu bürokrasisine hem yerelde (yani İstanbul’da) hem de ulusal çerçevede (Ankara bürokrasisine) daha kolay ulaştırılabileceğini düşündük. Zaman içerisinde ben ve başka üye arkadaşlarım Sabancı Üniversitesi’nde istihdam edildikten sonra IPM’yi de bu üniversitenin bir parçası haline getirmeyi tercih ettik. Epeyce araştırma, yayın, konferans, toplantı vs. yapıldı ve temel itibariyle çalışma alanları saymış olduğum çeşitli önemli ağları birbiriyle tanıştırmak, buluşturmak ve bunlar içerisinden Türkiye’de uygulanabilirliği olan kamu politikalarına bazı seçenekler sunmak olarak devam etti.

Yurtdışında yüksek lisans yapmak isteyen öğrencilere tavsiyeleriniz neler olur?

Yüksek lisans, doğrudan doğruya bizim alanlarda, yani sosyal bilimlerde çok önemli bir aşama değil. Bunun istisnası bir tek yönetim bilimleri (İşletme) alanında, ama siyaset bilimi ya da iktisatta yahut psikolojide yüksek lisans derecesinin fazla bir kıymeti harbiyesi yok. Öğrenciler doktorayı hedefliyorlarsa, yüksek lisans derecesi almalarını tabii öneririm. Zaten birçok programda yüksek lisans derecesi doktoraya giderken arada belirli bir kredi doldurulduğunda veriliyor. Onun için ayrıca özel bir çalışma yapmaları gerekmiyor, özellikle ABD’deki üniversitelerde artık. İstisnai olarak bazen öğrenciden yüksek lisans tezi yazması istenebiliyor. Eğer doktora tezini yazacağı dil olan, genellikle İngilizceyi iyi yazamıyorsa, onu geliştirmesi için öğrenciye yardım olsun diye yapılan bir şeydir bu tür bir adım. O nedenle yüksek lisansa yönelmelerini önermem, doktoraya yönelmelerini öneririm. Doktoraya yöneleceklerse de o alanda uzun bir süre kariyer yapmayı, hayat boyunca sıkılmadan çalışmayı; o konularda ayrıntılı düşünmeyi ve bunları hayatlarının odağına yerleştirmeyi göze almaları gerektiğini anımsatırım. Aksi takdirde başarılı da olamazlar. Bir şekilde doktora derecesi alsalar bile, o alanda kariyerlerinde başarılı olamazlar. Eğer öğrenciler hayatlarının temel tercihi olarak böyle bir büyük atılım yapacaklarsa, o zaman iyi doktora programlarına gitmelerini öneririm. Bunun için yüksek not ortalaması gerekiyor. Özellikle Amerika’ya gideceklerse TOEFL, İngiltere’ye gideceklerse IELTS gibi bazı yabancı dil puanlarının çok iyi ve yüksek olması gerekiyor; onun için başvurmadan önce yabancı dil bilgilerini, lisans programlarındaki not ortalamalarını yükseltmek için yoğun ve sistemli çaba göstermelerinin gerekli olduğunu bilmelerini isterim.

Sizce neden Sabancı Üniversitesi?

Benim açımdan akademik özgürlüğe büyük ölçüde önem veren bir kurum. Dolayısıyla rahat çalışma olanakları ve sağladığı olanaklarıyla Sabancı Üniversitesi’nde iyi bir çalışma ortamı buldum ve üretken de oldum. Öğrenciler açsından şu anda çağdaş bilimsel ve sanat düzeyinde yetkin eğitim veren Türkiye’deki önemli kuruluşlardan bir tanesi Sabancı Üniversitesi. Dolayısıyla iyi bir eğitim almak istiyorlarsa, kendilerini geleceğe hazırlamak istiyorlarsa, bunu olabildiğince akademik özgürlüklerinin olduğu bir akademik kurumda yapmak istiyorlarsa, Sabancı Üniversitesi’ni seçmelerini öneririm.

Akademisyene Sor: Ersin Kalaycıoğlu 


İlk Yayınlanma Tarihi: 27.03.2019 08:48:28