“Bir akademisyenin en önemli çıktısı insan yetiştirmektir”

#AkademisyeneSor'un yeni konuğu Sabancı Üniversitesi Rektörü Yusuf Leblebici oldu.

Yusuf Leblebici

Sabancı Üniversitesi Rektörü Yusuf Leblebici

MÜ-ED:  Merhaba, akademisyen olmaya nasıl karar verdiniz? Çalışma konularınızı belirleyen faktörler nelerdi?

YL: Akademisyen olmaya çok geç karar verdim. Şöyle söyleyeyim, doktorayı bitirdiğimde bile akademisyen olmaya henüz karar vermiş değildim. Akademisyen olmak aslında böyle insanın karar verip de olacağı bir şey değil. O konuda kabiliyetinizin olup olmadığını sizin anlamanız bile uzun zaman alıyor. Akademisyen olmak çok farklı nitelikler gerektiriyor. Öncelikle insan ilişkisi; öğrencilerle, çalışma arkadaşlarınızla, diğer araştırmacı ve akademisyenlerle sürekli olarak ilişki içerisindesiniz. Bu konuda verimli iletişim sağlayamıyorsanız zaten iyi bir akademisyen olma şansınız da pek fazla yok. İnsanın bunu anlaması, o konuda kabiliyeti olup olmadığını fark etmesi uzun bir süreç.

“Kendinizi geliştirmek ve araştırma potansiyelinizi
maksimize etmek için doktora yapmak aslında güzel bir seçenek”

Onun için bir kişinin öğrenciliğinin ilk yıllarından itibaren “ben akademisyen olacağım” diye kendini o yönde kilitlemesi aslında doğru değil. Bu doktora yapmak ya da yapmamak konusundaki kararınızı aslında etkileyen bir şey değil. Çünkü belli bir konuda doktora yapabilirsiniz. Kendinizi geliştirmek ve araştırma potansiyelinizi maksimize etmek için doktora yapmak aslında güzel bir seçenek ve doktorayı yaptıktan sonra çalışma hayatına atılıp bir şirkette, bir ARGE laboratuvarında çalışabilirsiniz veya bir akademisyen olabilirsiniz. Yani o anda bile akademisyen olmak hala seçeneklerden sadece bir tanesi. 

Çalışma alanı diyorsun, o daha da ilginç bir şey çünkü çalışma alanıma (liseden sonra üniversiteye yönelirken Sabancı Üniversitesi gibi bir sistemde okumadığım için) baştan karar vermiştim. Yani elektronik konusunda ilerlemeye karar vermem, aşağı yukarı lise yıllarımda ortaya çıkan doğal bir sonuç. Geçenlerde radyoSU röportajında da aynı soruyu cevapladım. Benim elektroniği seçmem neredeyse son dakikada oldu. Çünkü bizim üniversiteye girdiğimiz dönemde iki değil, tek sınav yapılıyordu. O tek sınava da girmeden önce zaten seçiminizi yapmanız gerekiyordu. Yani sınava girmeden seçiminizi yapıyorsunuz, sıralamanızı yapıyorsunuz ve ondan sonra sınava giriyorsunuz. Aldığınız puana göre de sizi yerleştiriyorlar. Hepsi tek seferde oluyor. Ben sınava girmeden önce ciddi ciddi biyoloji, genetik, biyokimya, tıp gibi seçeneklerin arasında dolaşıyordum, çünkü bu konulara çok ilgi duyuyordum. Özellikle de genetik ve gen mühendisliği o sıralarda (1980’den bahsediyoruz) yeni çıkmakta olan bir alandı. O alanlara yönelmeyi samimi olarak çok istiyordum. Ama o tarihte Türkiye’deki üniversitelerde biyoteknoloji ve gen mühendisliği gibi alanlar yok. Bunlara en yakın ve size dört dörtlük bir eğitim verebilecek tek seçenek tıp eğitimiydi. Ama tıp eğitimi de 6 senelik ve çok meşakkatli bir eğitim olduğu için (biraz da ondan çekindim aslında) son dakikada birinci tercihime tıp yazmak yerine elektronik yazdım ve bu şekilde elektroniğe yöneldim. 

Bunu tesadüfen olmuş gibi anlatıyorum ama aslında öyle değil, çünkü matematik ve fiziğim her zaman kuvvetliydi. Bu konulara ilgi duyuyordum. Elektroniği yazdıktan sonra elektronik alanında bocalamadan keyifle adapte olup, bu alanda ilerledim. Hepiniz buralardan geçtiniz veya geçiyorsunuz… Liseden sonra bir öğrencinin üniversiteye başlarken alanını seçmesi gerçekten çok ilginç bir süreç. Bizim liseden mezun olduğumuz tarihlerde (yani 1970’lerin sonu 80’lerin başı) seçenekler çok fazla değildi. 

MÜ-ED:  Sabancı Üniversitesi’nde Mikroelekronik Program Koordinatörlüğü süresince yaptıklarınızdan bahsedebilir misiniz?

YL: Tabii, o benim için çok güzel ve hoş bir dönem oldu. Beni Sabancı Üniversitesi’nin kuruluş dönemine çağırdıklarında Amerika’da öğretim üyesi olarak çalışıyordum. 1997-1998 senelerinden bahsediyoruz, henüz o sıralarda ortada hiçbir şey yok. Programlar henüz ortaya çıkmış değil, dersler belirlenmiş değil. Kampüs hiç yok. Üniversite sadece Karaköy’de bildiğiniz Minerva Han’ın birkaç katından ibaret. Böyle bir ortam… Ama benim için çok güzel bir dönem oldu. Çünkü o sırada Amerika’dan gelip bu çalışmanın içine girdiğimde Türkiye’de şimdiye kadar hiç yapılmamış, hatta dünyada da hiç yapılmamış bir çalışmanın içinde buldum kendimi. 

Bütün üniversitenin vizyonunu yansıtan yepyeni bir yaklaşımla, ders programlarının ve içeriklerinin sıfırdan ortaya çıkartılması ve tanımlanması, laboratuvarların donatımı bütün bunların hepsinin planlanması gerekiyordu. Bu aslında çok hoş, çok keyifli bir iş. Aynı zamanda çok zamanınızı alan ama keyifle zamanınızı verebildiğiniz bir iş. Bu benim için 1999 senesinde başlayıp, 2001’in sonuna kadar devam ettirdiğim bir uğraş oldu. İlk başta daha kampüs ortada yoktu, kampüsün binaları planlanırken; hatta Mühendislik binasının iç planlarını bile masaya serip laboratuvarlar burada olsun, koridorlar şuradan geçsin tarzında bütün detaylara kadar mimari proje üzerinde de çalıştık. Daha sonra cihazların alınması, yerleştirilmesi, çalışır hale getirilmesi, ders programlarının hazırlanması, ders içeriklerinin tanımlanması ve ilk derslerin açılması gibi bütün o çalışmaların içinde bulundum. En önemlisi de mikroelektronik diye bir program o ana kadar zaten hiçbir yerde yoktu. Diğer bütün üniversitelerde Elektrik- Elektronik adı altında geçerdi. İlk defa mikroelektronik diye çok spesifik bir yönelimde program açıyorduk. Bunun nasıl yapılması gerektiği konusunda elimizde yönlendirici doküman da yoktu. O anda bazı şeyleri icat etmeniz gerekiyor, bunu da diğer arkadaşların da yardımıyla yaptık. Çok keyifli bir ortamdı ve gerçekten de şunu gördük; bugün bile hala ders programlarında bizim ilk yaptığımız programın izlerini görebiliyorum. Bu da çok hoş bir şey tabii ki, ders isimlerinde bile bunu görebiliyorum. 

“Kişinin bilimsel verimliliği her dönem aynı olmuyor”

MÜ-ED:  EPFL’de yaptığınız çalışmalardan bahsedebilir misiniz? İsviçre’de çalışmak size neler kattı?

YL: Kısaca toparlamaya çalışacağım çünkü İsviçre’de 20 senemi geçirdim ve orada bulunduğum süre bana çok şey kattı. Her şeyden önce çok güzel bir araştırma ortamı vardı. Özellikle benim konumda, mikroelektrik ve genel olarak elektrik konularında çok geniş kapsamlı araştırma yapılabilecek bir ortam. Zaten orayı seçmemin sebebi de buydu. Sabancı Üniversitesi’nin kuruluşunda yer aldıktan, kuruluşu bir noktaya getirdikten sonra 2002 senesinde İsviçre’ye gitmeye karar verdim. Onun öncesinde de İsviçre ile sürekli ve çok yakın bir ilişkim vardı. Nasıl bir yer olduğunu biliyordum, araştırma ortamının nasıl imkânlar sunduğunu biliyordum ve o dönemde o ortamdan maksimum şekilde faydalanabilmek benim birinci önceliğimdi. O yüzden de oraya gittim. Bu seçimde de doğru karar verdiğimi düşünüyorum, çünkü kişinin bilimsel verimliliği her dönem aynı olmuyor. Kariyerinizin çeşitli dönemlerinde farklı verimliliğe sahip oluyorsunuz ve en azından benim için bilimsel verimliliğin maksimum olduğu zamanı bu mükemmel araştırma ortamının olduğu yerde geçirdim. O dönem bundan oldukça yararlandım, ayrıca sadece ben değil öğrencilerim de yararlandı. Benim zamanımda yetişmiş çok sayıdaki lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencisi bu ortamdan faydalandı. Orada bulunduğum süre içerisinde 45 doktora öğrencisine doktorasını verdim. Ve halen doktorasına devam eden 15 öğrencim var. Onlarla beraber bu sayı 60’a çıkıyor ki, bu sayı 20 senelik dönem için epeyce iyi bir ortalama, özellikle bizim konularda. Onun dışında 120 kadar master öğrencisinin de tezlerini yaptırdım. Bütün bu öğrenciler bizim kazancımız. Bunu toplam kariyerin bir ürünü olarak görebilirsiniz. Benim gözümde bir akademisyenin en önemli çıktısı insan yetiştirmektir. Biz aslında doğrudan doğruya insan yetiştirme işindeyiz, araştırma vs. bunun yan ürünleri. Yetiştirdiğimiz insanların yardımıyla yapılan araştırmalardan ortaya yayınlar çıkıyor. Böyle olduğu için İsviçre’de geçirdiğim 20 seneye yakın zamanın bu açıdan epey verimli geçtiğini düşünüyorum. 

MÜ-ED:  Türkiye’ye dönüşünüz ve Sabancı Üniversitesi’ne gelişiniz nasıl oldu?

YL: Geçen yaz olan oldukça kısa bir süreç. Sabancı Üniversitesi’ni zaten yakından takip ediyordum ama buraya bu kadar çabuk gelmeyi de düşünmüyordum. 2018 yazında Güler Hanım’ın inisiyatifiyle birkaç görüşmemiz oldu ve Güler Hanım’ın kendi vizyonunu tanıma fırsatı buldum. Şu anda ve bundan sonra üniversitenin nasıl bir yönelime girmesini öngördüğünü birinci elden onun ağzından dinledim ve bundan çok etkilendim. Bu çok önemli bir nokta çünkü böyle bir kurumun gelecek vizyonuna sahip olması lazım ve o vizyonun da benimkiyle uyumlu olmasını beklersiniz. Bunun da gerçekleştiğini gördüm ve bu benim için bir dönüm noktasıydı. Güler Hanım’ın ve daha sonra tanıştığım Mütevelli Heyeti Üyelerinin vizyonuyla benim vizyonumun uyuştuğunu gördükten sonra Sabancı Üniversitesi’ne dönme arzum süratli bir şekilde arttı. Ağustos-Eylül aylarında kararımı verdim ve Kasım ayında da göreve başladım. Çok hızlı bir süreç oldu aslında. Sürecin hızlı oluşunda Sabancı Üniversitesi’nin geçmişini ve başlangıç noktasını bilmemin de bir payı oldu. 

“En büyük isteğim tekrar ders vermeye başlamak”

MÜ-ED:  Rektör olmanız akademik çalışmalarınızı nasıl etkiliyor?

YL: Çok etkiliyor. Hatta şunu söyleyebilirim rektör olduktan sonra akademik çalışma yapamaz hale geldim. Şu anda devam ettirdiğim yegâne akademik çalışmam Lozan’da kalan grubumun çalışmalarını uzaktan da olsa takip etmek, artık ona indirgenmiş durumda. Elimden geldiği kadar gidip gelip onların çalışmalarını izliyorum. Neyse ki o grupta bu doktora öğrencilerinin çalışmalarını günlük takip edebilecek bir çekirdek akademik kadromuz da var. Ama benim de zaman zaman oraya gidip çalışmalarını izlemem gerekli. Bunun dışında akademik çalışma olarak etkinliğim kalmadı. Bu da doğal, çünkü geçtiğimiz 30 sene boyunca akademik dünyada bir şeyler üretmeye çalıştım. Kendi çapımda da bir noktaya kadar başarılı olduğumu düşünüyorum. İnsan akademik kariyerine de aynı şekilde devam edebilir, bu da gayet doğal. Beklenen bu akademik üretkenliğinizi, yayınlarınızı, etkinliklerinizi sürdürmeniz… Böyle bir yönetim görevini üstlendiğinizde bunların çoğuna artık vaktiniz kalmıyor. Ama yakın gelecekte en büyük isteğim tekrar ders vermeye başlamak. Çok kapsamlı araştırma projeleri yürütmeye vaktim olacağını zannetmiyorum, belki katkım olabilir. Bir iki dersi önümüzdeki dönem vermeye başlamak istiyorum. Ama şu anda baktığımızda akademik etkinliğim sıfıra yakın, bu da işin gereği. 

MÜ-ED:  Sabancı Üniversitesi’nin dünyadaki bilinirliğini artırmak için neler yapmayı düşünüyorsunuz? Rektörlüğünüz süresinde hangi gelişimleri hedefliyorsunuz?

YL: Güzel... Çok şey hedefliyoruz. Bir kere Sabancı Üniversitesi’nin en büyük ihtiyacı olan şey dünya çapındaki görünürlüğünü artırması. Sadece kâğıt üzerindeki performansımıza baktığınızda aslında çok çok iyiyiz. Hem akademik üretkenlik, bilimsel kalite, yayınlar, çıktılar ve projeler konularında gerçekten iyiyiz. Sadece Türkiye’de değil, dünya çapında adı bilinen bir üniversite olma yolundayız. Ama adımız yeterince biliniyor mu? Hayır. Sabancı Üniversitesi olarak hak ettiğimizin çok altında. Benim birinci görevim aslında bunu düzeltmek. Akademi ve eğitim dünyasında, adı geçen ve kabul görmüş üniversite kategorisine girmemiz lazım. Bunu sağlamak istiyorum. Bunu nasıl yapabiliriz? Kaliteli öğrenci ve dünya çapında öğretim üyelerini çekerek yapabiliriz. Sadece Türkiye’den değil; dünyadan en iyi öğrencileri almaya çalışmamız lazım. Şu anda yurtdışından gelen öğrencilerimizin yüzdesi halen oldukça düşük ve hala çok az sayıda ülkeden geliyorlar. Ama bizim bu spektrumu genişletmemiz lazım. Dünyanın her yerinden, Avrupa’dan, Amerika’dan, Asya’dan en kaliteli öğrencileri çekebilir duruma gelmemiz lazım. Bunu yapabileceğimize inanıyorum. Bu sadece üniversitenin tanınırlığını daha çok artırarak sağlanabilir ve o üniversiteye daha da fazla görünürlük kazandırır. Zorlu bir süreç ama yapabileceğimize inanıyorum. 

“Lisans eğitimi kişiliğinizin oluştuğu bir dönem”

MÜ-ED:  Akademik kariyer düşünenler sizce lisans hayatında nelere yoğunlaşmalı?

YL: Bence lisans sırasında bu konuyu düşünmeye ihtiyacınız yok. Çünkü akademik kariyer düşünseniz bile lisans eğitimi benim gözümde kişiliğinizin oluştuğu bir dönem. Sadece akademik yetkinliği kastetmiyorum, tüm kişiliğiniz... İlgi alanlarınızın, bilginizin, becerilerinizin mümkün mertebe genişletilmesi, sadece tek konuya odaklanarak değil daha geniş bir perspektiften dünyaya bakabilmeniz gibi yetkinlikleri lisansta kazanıyorsunuz.

“Üniversitenin size sunduğu geniş

imkânlardan yararlanarak kendinizi geliştirin”

Akademik kariyer tanım gereği kişinin belli konulara derinleşerek özelleşmesini gerektiriyor. Bu da daha ileri safhalarda olan bir şey. Yani yüksek lisansın ardından doktora yaptığınızda, doktoranın sonlarına geldiğinizde... Doktora öğrencilerime söylediğim bir şeyi burada da söyleyeyim: doktorayı ne zaman bitirdiğinizi şu noktada anlayacaksınız; ne zaman ki siz doktora öğrencisi olarak hocanıza kendi konunuzda bir şeyler öğretebilecek bir konuma geleceksiniz, ne zaman ki siz benden daha iyisini biliyor olacaksınız, o zaman sizin doktoranız bitmiş oluyor. Bu doktora öğrencisi doktoranın sonuna ulaştığında artık bir akademik kariyer adayıdır, hocasından daha iyi konusunu bilen kişidir. Ama lisans düzeyinde sizin böyle bir derinleşmeye ihtiyacınız yok, doğru da değil. Siz mümkün olduğu kadar geniş açıdan kişiliğinizi geliştirmek durumundasınız. Liseden mezun olduktan sonra Sabancı Üniversitesi gibi kendinizi geliştirme imkânını sunan bir ortamdasınız, buradan maksimum faydalanmanız lazım.

Belli konulara sadece akademik beklentiyle odaklanmaya çalışmak yerine üniversitenin size sunduğu geniş imkânlardan ki bu sosyal bilimler olabilir, sanat olabilir, mühendisliğin değişiklik alanları olabilir, ders dışı aktiviteler olabilir, bunların hepsinden yararlanarak kendinizi geliştirebilirsiniz. Ondan sonra belli bir konuya odaklanabilirsiniz çünkü odaklanmaya her zaman vaktiniz olur. Ama önce kişiliğinizin sağlam bir şekilde yerine oturmuş olması lazım ki, daha sonra seçmiş olduğunuz konuya rahatlıkla odaklanıp o konuda bir etki yapabilirsiniz. O yüzden lisansta ben akademik dünya için ne yapayım ya da akademik dünyaya yönelmek için lisans düzeyinde ne yapabilirim diye sorduğunuzda kendinizi çok önceden hizalamaya çalışıyormuşsunuz gibi algılıyorum. Başka üniversitelerde böyle davranılıyor biliyorum, bence bu yanlış. Liseden mezun olduktan sonraki dört sene kişiliğin gelişmesi için aslında bence son fırsat. Bunun en iyi şekilde kullanılması lazım. Akademik derinleşme ondan sonra gerçekleşebilir, bence doğrusu da bu zaten.

MÜ-ED:  Okulumuzda elektronik derslerine girmeyi düşünüyor musunuz?

YL: Evet, elektronik dersleri benim çok sevdiğim bir konu bahsetmiştim. Tebeşirle kara tahtada elektronik dersi anlatmayı da çok severim. Öğrencilerimin de bundan çok memnun olduklarını biliyorum.  Çünkü yıllar boyunca aldığım bütün öğrenci geri dönüşleri bunu söylüyor. Benim sahne performansım fena değildir. O konuda iddialıyım ama dediğim gibi şu sıralarda pek ders verebilecek vaktim olmadığı için ara vermek zorunda kaldım. En kısa zamanda buna geri dönmek istiyorum. Döndüğümde ileri düzeyde bir elektronik dersi vermek yerine olabildiği kadar birinci ya da ikinci sınıf derslerine yönelmeyi tercih ederim. Çünkü bu şekilde öğrencilerin daha geniş bir kesimine dokunmak ve onları mühendisliğin değişiklik perspektifleriyle tanıştırmayı arzuluyorum. O konuda bir ders açmayı çok isterim. Bu bir fakülte dersi olabilir, ikinci sınıf dersi olabilir. Elektronik sadece belli noktalarından değil, bir mühendislik disiplini olarak ele alınabilir. Umarım yakın zamanda hayata geçirebilirim.

MÜ-ED:  Mikroelektronik ve tümleştirilmiş devre tasarımı konusunda uzmanlaşanlar Türkiye’de neler yapabilir?

YL: Çok güzel… Ben elektronik okuyalı üzerinden neredeyse 40 sene geçti. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde lisans eğitimimi 1984’te bitirdim, daha sonra 1986’da yüksek lisansımı, sonrasında da doktoramı yaptım. 1990’da doktoramı bitirdiğimde Türkiye’de elektronik, mikroelektronik ve yarı iletken konularında çalışma olanağı neredeyse sıfıra yakındı. Ona rağmen bu konuya gönül verdik. Bu konularda çalıştık. Türkiye’de elimizden geleni yaptık, ama yapılabileceklerin sayısı kısıtlıydı. Yetiştirdiğimiz öğrencilerin de çoğu yurtdışına gittiler. Çünkü Türkiye’deki çalışma olanakları gerçekten kısıtlı. Bugüne bakıyorsunuz, durum nasıl, bundan sonra nasıl olacak? Şu anda hala çalışma olanaklarının kısıtlı olduğunu görüyoruz. Bizim alanlarda yetişen öğrencilerin büyük bir kısmı daha sonra sistem tasarımına yöneliyor. Öğrendikleri temelleri iyi kullanarak doğru giden bir yolda sistem entegrasyonu onlara çok iyi kariyer imkânı sunuyor. Bu şekilde Türkiye’de değişik şirketlerde çok başarılı olmuş öğrencilerimiz var. Ama bu gerçek anlamda mikroelektronik yarı iletken konusunda Türkiye’de çalışan insanların sayısının arttığı anlamına gelmiyor. Çünkü o sayı hala çok kısıtlı. Bugün için soracak olursanız, Türkiye’de mikroelektronik konusunda, gerçekten çalışan insan sayısı 100’den biraz fazla belki 150’dir, 200’ü bulur mu bilemiyorum. Bu çok küçük bir sayı düşünecek olursanız. Türkiye’de iyi elektronik mühendisi yetiştiren sadece Sabancı Üniversitesi değil, çok sayıda üniversite var. Buradan yetişen insanların çoğu ya başka alanlara kayıyor veya yurtdışına gidiyor. Bu değişecek mi, evet biz değişmesi için elimizden geleni yapıyoruz. Nasıl? Türkiye’de bu endüstrinin gelişmesi lazım. Çünkü üniversiteler bu konularda iyi yetişmiş insanları ortaya çıkarttıkça, bu insanları absorb edebilecek bir endüstrinin de var olması lazım. Biz bir taraftan da o endüstriyi ayağa kaldırmaya çalışıyoruz. Yani mikroelektronik konusunda gerçekten iddia sahibi ekosistemin Türkiye’de oluşması lazım. Bu konuda da çaba gösteriyoruz. Bunun değişik perspektifleri var. En önemlisi de üretim yapabilmek, Türkiye’de mikroelektronik üretimini hayata geçirebilmek, bu benim uzun zamandır istediğim, takip ettiğim bir proje ve bu projeyi önümüzdeki birkaç sene içerisinde ayağa kaldırmak istiyoruz.

Akademisyene Sor ekibi ve Yusuf LeblebiciAkademisyene Sor proje ekibinden Merve Üre, Sabancı Üniversitesi Rektörü Yusuf Leblebici, Akademisyene Sor proje ekibinden Ecem Dinçdal

“Mezunlarımızın önemli bir kısmı bugün gerek

Türkiye’de gerek yurtdışında çok değerli pozisyonlarda çalışıyorlar”

MÜ-ED:  Başka neler eklemek isterdiniz?

YL: Benim için üniversitenin öğrenci kalitesi çok önemli. Çünkü Türkiye’nin en iyi öğrencilerini alıyoruz. Aynı zamanda demin söylediğim gibi bu öğrencilere de Türkiye’de başka hiçbir üniversitenin vermediği bir ortamı veriyoruz. Bu kendi içinde çok değerli. Yetiştirdiğimiz öğrencilerin de ileride buradan çıktıktan sonra çok başarılı işler yaptıklarını biliyorum. Bunların hepsini biliyorum demekle kalmayıp, ben bu öğrencilerin hepsini tanıyorum. Bir kısmı doğrudan benim öğrencim oldular. Yüksek lisans ve doktorada benim en başarılı öğrencilerimin bir kısmı zaten Sabancı Üniversitesi’nden mezun olanlardı. Daha sonra Lozan’a gelip benim yanımda doktora yaptılar. Onların dışında da mezunlarımızın önemli bir kısmı bugün gerek Türkiye’de gerek yurtdışında çok değerli pozisyonlarda çalışıyorlar. Bu zaten üniversitenin insan çıktısının ne kadar kaliteli olduğunun bir göstergesi.

“Öğrencilerin de üniversitenin vizyonunun bir paydaşı olması lazım”

Sabancı Üniversitesi’nin yeni döneminde yapmaya çalıştığımız bu kaliteli insan potansiyelini kullanarak, artık Türkiye’nin iyi üniversitesi olmaktan dünyanın en iyi üniversitelerinden birisi olmaya doğru adım atmak. Bunu da hep beraber yapabiliriz. Sadece benim ya da birkaç öğretim üyesinin ya da az sayıda insanın çabası, yönlendirmesiyle olacak iş değil. Bunu birlikte yapmamız gerekecek. Bu biraz üniversitenin sloganını tekrar etmek gibi oluyor ama aslında üniversitenin sloganı çok doğru bir slogan; “Birlikte yaratmak”. Çünkü bunu ancak öğrencilerimizle birlikte yapabiliriz. O yüzden de öğrencilerimizin bu vizyonu içselleştirmelerini isteriz. Yani Sabancı Üniversitesi’ne geldiklerinde “Sadece Türkiye’nin iyi bir üniversitesine geldim, yaşasın! Çok güzel bir yer, müthiş bir kampüs, bana şöyle imkânlar sunuluyor, harika! Ben burada 4-5 senemi geçireceğim”in ötesinde, bu vizyonu paylaşarak,  bizimle birlikte bunun gerçekleşmesine katkıda bulunmalarını istiyoruz ve öğrencilerimizi bunun için motive edebilmek istiyoruz. Bu yüzden de öğrencilere dokunmamız, onlarla bir arada olmamız ve bu vizyonu verebilmemiz gerekiyor. Bunun yapılabileceğini düşünüyorum.

Bu, bugüne kadar pek üzerinde durulmamış olan bir nokta çünkü şimdiye kadar gerçekten Türkiye’nin en iyi üniversite ortamı olmasına odaklanılmış, çok da başarılı olunmuş, ama şimdi dünya üniversitesi olmak, dünyanın en iyilerinden birisi olmak ve bu yolda gerek öğretim üyeleri, gerek tüm kadromuz ve tabii ki öğrencilerimiz... Öğrencilerimiz deyince öğrencilerimiz de bir fanusda bulunmuyorlar onların da geri planında aileleri ve diğer tüm paydaşlar, aslında ülkenin tamamı var. Bu vizyonun paylaşılması lazım ki başarılı olabilelim. Türkiye’de kendini bu şekilde tanımlayan başka bir üniversite olduğunu zannetmiyorum. Bunu ilk defa yaptığımız için de yolumuz zor. Ama zor olanı başarmak da kendi içinde çok hoş bir şey. Zaten hiçbirimiz kolay bir şeyi yapmak için burada bulunmuyoruz; sizler de öyle. Bu üniversiteye girebilmek ve burada başarılı olmak için ne kadar çaba harcadığınızı biliyorum. Benzer şekilde öğretim kadrosunun da ne kadar özveriyle çalıştığını biliyorum. Ama zoru başarmak için de birlikte hareket etmemiz gerekecek. Bu vizyonu öğrencilere, sadece öğrencilere değil bütün bu ekosisteme verebilmek ve paylaşabilmek için bunu tekrar ve tekrar anlatmam, anlatmamız gerekiyor. Sadece benim bir şey söylemem yeterli değil, sizlerin de bunu alıp paylaşmanız lazım. Ve bu bir tür git gel içinde gerçekleşir, çünkü bizden gelecek olan bir mesaj, sizden güçlenerek tekrar geri gelir. Bizden tekrar güçlenerek size gider, sizden diğer paydaşlara dağılır, oradan geri gelir ve bu şekilde artarak çoğalır. Bu hakikaten zaman alan bir süreç; ama bunun yapılabileceğini düşünüyorum. O mesaj herkes tarafından alınıp içselleştirildiğinde başarılı olunacağına inanıyorum.

Yurtdışında hakikaten başarılı olmuş, isim sahibi olmuş üniversitelere baktığımızda bunun gerçekleştiğini görüyorsunuz. Yani o üniversitenin gerek mezunları, gerek öğretim kadrosu, gerek yönetimi, gerek öğrencileri, gerek o öğrencilerin aileleri, gerekse bulundukları ekosistemin tamamı o üniversitenin (üniversitenin adını ne isterseniz koyun, Harvard deyin, MIT deyin, Caltech deyin) tamamını zaten belli bir yerde görmeyi içselleştirdikleri için bu gerçekleşiyor. Yani sizin hayal ettiğiniz sunumda gerçek olabilmesi için ilk önce o vizyonu sizin kafanızda şekillendirebilmeniz lazım. O olduğunda zaten yolun yarısını gitmiş oluyorsunuz. Bu çok çok önemli bir şey. İlk başta “Yok canım, biz oraya nasıl varırız ki?” diyebilirsiniz ama ilk önce o hayali anlayıp, başkalarına izah edebilecek duruma geldiğinizde zaten yolun yarısını geçiyorsunuz. Bu uzun bir süreç ama ben başarılı olacağımıza inanıyorum.

Bu vizyonun paylaşılması için tabii öğrencilerle bir araya gelmemiz lazım. Benim doğrudan öğrenciler ile bir araya gelmem, sadece sahneye çıkıp bir şeyler söylemek değil, değişik ortamlarda, bunun ötesinde sohbet anlamında öğrencilerle bir araya gelmem gerekli. Bunu yapmaya gayretliyim ama şu ana kadar o kadar yoğun bir tempo içerisindeyim ki, çok da fazla fırsat bulamadım. Bundan sonra daha fazla olanak çıkar diye ümit ediyorum. İçinde bulunduğum rektörlük ofisinden ne kadar çıkabilirsem, o kadar iyi aslında. Buna gayret edeceğim. Bunun ötesinde fırsatlar yaratmaya da çalışıyorum. Derslerin başladığı günlerde Sabancı Üniversitesi Gösteri Merkezi'nde bir toplantı düzenledik, öğrencilerle bir araya gelmek için. Çok az öğrenci katılabildi doğal olarak, çünkü tam o sırada öğrencilerin derslere kayıt ve benzeri programları vardı. Öğrencilerimizle tanışmayı o sırada çok istiyordum, hala da çoğu ile tanışabilmiş değilim, farkındayım. Hatta onların "Bu rektörü hiç göremedik" dediklerini duyar gibiyim. Öğrencilerle vakit geçirmeyi ben de çok istiyorum. Öğrencilerin kampüs ve yurtlar hakkında çok sorusu var biliyorum. Önümüzdeki akademik yıl ile birlikte belki daha sık townhall meeting tadında sohbet şeklinde toplantılar yaparak, sorularını elimden geldiğince not alır, cevaplamaya çalışır veya cevaplayabilecek insanlara iletirim. Önemli olan diyaloğun başlaması ve devam etmesi.

“Mezunumuz olarak vizyonumuzu

dünyaya taşıyacak olan kişiler sizlersiniz”

Söylediğim gibi, öğrencilerin de üniversitenin vizyonunun bir paydaşı olmanız lazım. Sadece kapıdan girip, sonunda da diplomanızı alıp çıkacak kişiler değil, siz kurumun artık ilelebet bir parçasısınız. Bundan sonra da mezunumuz olarak vizyonumuzu dünyaya taşıyacak olan kişiler sizlersiniz. Bakın bir örnek vereyim: Geçtiğimiz bir kaç ay içinde dünyanın çeşitli ülkelerinde toplantılar yapmaya başladık. Londra, Amsterdam, Boston, San Francisco ve Münih şehirlerinde toplam 430'dan fazla mezunumuzla bir araya geldiğimiz beş toplantı yaptık. Bu arkadaşlarımızın hepsi bulundukları ülkelerde, gerek akademik gerek iş dünyasında en güzel pozisyonlardalar. Büyük bir motivasyon ve özveri ile mezuniyetlerin üzerinden 10-15 sene geçmiş olmasına rağmen, kendilerini Sabancı Üniversitesi'nin bir üyesi olarak görüyorlar. Şu andaki öğrencilerimiz de öyle olacak. Bizlerin de sizinle vizyonumuzu paylaşmamız lazım ki -ister Türkiye'de ister farklı ülkelerde, ister akademik dünyada ister iş dünyasında- Sabancı Üniversitesi'nin bir parçası olarak hayatınızın devamında bu vizyona katkı sağlamaya devam edebilesiniz. O yüzden tüm öğrencilerimizle daha yakın olmak için elimden geleni yapmaya çalışacağım.

“Hem Türkiye'nin hem de dünyanın en iyi üniversitelerinden birisi olmak istiyoruz”

MÜ-ED:  Son olarak, sizce neden Sabancı Üniversitesi?

YL: Sabancı Üniversitesi 20 sene önce de böyleydi, bugün de hala böyle... Türkiye'de ve dünyada da pek eşi benzeri olmayan bir üniversite. Bunun şöyle bir gerekçesi var; tamamen sıfırdan ve yeni bir zihniyetle, vizyonla bir üniversite kurulması Türkiye'de ve dünyada sık rastlanan bir durum değil. Böyle durumlarla siz belki 20-30 senede ancak bir kere karşılaşırsınız. Şu anda Türkiye'de her sene kurulan "n" tane üniversite var, ben ondan bahsetmiyorum. Sabancı Üniversitesi yeni vizyonla kurulan ve kurulmadan önce de dünya çapında uzmanlara danışılıp "bu iş en iyi nasıl yapılmalı ve yenilikçi bir ortam nasıl kurulur?" sorusu sorulup araştırılarak kurulmuş çok nadir kurumlardan birisi. Zaten bunun sonucunu üniversitenin içinde olarak en iyi siz görüyorsunuz. Türkiye'deki diğer bütün üniversitelerden farklı olduğunu şu ana kadar anlamış olmanız gerekir. Sadece siz değil, Türkiye içinde ve dışında da insanlar bu üniversiteye baktıklarında aynı şeyi görüyorlar. Bu benim için birinci neden. Yani çok farklı ve özel bir kurumda çalışıyorsunuz veya okuyorsunuz.

İkinci önemli neden de şu; Sabancı Üniversitesi boyut olarak on binlerce öğrencisi olan devasa bir üniversite değil. Hiç bir zaman da öyle olma niyetimiz ve planımız da yok. Ama hem Türkiye'nin hem de dünyanın en iyi üniversitelerinden birisi olmak istiyoruz. Her konuda ve her alanda söz sahibi olmak gibi bir iddamız da yok. Bazı alanlara yoğunlaşıp, o alanlarda 1 numara olmak istiyoruz. Böyle iddası olan kurumlar ses getirme ve iz bırakma konusunda çok daha geniş kapasiteye sahip kurumlardır. Büyük kurumlara nazaran odaklanıp bu şekilde çalışabilenler çok daha başarılı olabiliyorlar. O yüzden de ben hayatımda Sabancı Üniversitesi'ni iki defa tercih ettim. Birincisi az önce anlattığım gibi üniversitenin kuruluş aşamasında buradaki çalışmalara destek olarak, ikincisi de üzerinden 20 sene geçtikten sonra yeni rektör sıfatıyla gelip burada görev alarak.  İkisinde de asıl tercih nedenim tam tamına bu. Birinci tercihimde de ikinci tercihimde de düşüncelerim değişmedi. Sabancı Üniversitesi'ni o bakımdan hem Türkiye için hem dünya için çok farklı bir yerde görüyorum.

Akademisyene Sor: Yusuf Leblebici 


#AkademisyeneSor nedir?

Sabancı Üniversitesi Endüstri Mühendisliği 2019 mezunumuz Merve Üre ile Yönetim Bilimleri Fakültesi 2019 mezunumuz Ecem Dinçdal tarafından hazırlanan Akademisyene Sor serisinde, öğretim üyelerimiz kendileri hakkında merak edilen soruları yanıtlıyor. Akademisyene Sor, öğretim üyelerimiz ile öğrencilerin sorularını buluştururken, aynı zamanda Sabancı Üniversitesi’nin değerlerinin tanıtılmasını ve dışarıdan daha iyi anlaşılmasını amaçlıyor. #AkademisyeneSor videolarını Instagram hesabımızdan izleyebilir, öğretim üyelerimize merak ettiklerinizi sorabilirsiniz.

 

İlk Yayınlanma Tarihi: 24.09.2019 13:35:12