Bir İtalyan'la İstanbul'u Adımlamak

Yılbaşında ve 2016 yılının ilk haftasında İstanbul’da bir misafirim vardı. Geçtiğimiz yaz Barcelona’da arkeoloji kampında tanıştığım Umbertoyla şehrin tarihi yerlerinden başlayarak hemen her yerini gezip çoğu yemeğini tattığımız bir hafta geçirdik. O gördüğü şeylerle ülkesini kıyaslarken ben de elimde minik bir defter Umberto’nun gözlemlerini ve verdiği komik tepkileri not ettim. Ortaya bu yazı çıktı: Bir İtalyan erkeğinin gözünden İstanbul ve Türk insanı.

   İlk olarak tarihi yarımadayı gezerken kimsede rastlamadığım bir şey yaptı Umbi. Girdiğimiz her yerde beni soru yağmuruna tuttu , aldığı cevaptan tatmin olmadığı yerlerde kitap ve broşür satın aldı , okudu , her ayrıntıyı inceledi , bir de üstüne bana anlattı. Mesela Ayasofya’nın kiliseyken Osmanlı zamanında camiye dönüştürüldüğünü daha sonra Atatürk’ün İsa figürlerinin üstündeki alçıyı açtırdığını ve burayı şu anki haline  müzeye çevirdiğini biliyordum. Ama oranın tarihinde  ilk katolik kilisesi olduğunu daha sonra ortodoks kilisesine çevrildiğini sonra tekrar katolik kilisesine dönüştürüldüğünü bilmiyordum. Umbi bana kilisenin ortodoks olduğu dönemde bir grup katolik tarafından kuşatıldığı , ortodoksluğa saygı duymadıklarını göstermek için tahta hayat kadınlarını oturttukları ve  kiliseye ait haç dahil her şeyi çaldıklarına dair bir hikaye anlattı.

  Favori yeri Kapalı Çarşı’ydı. Oranın kaotik atmosferini sevdiğini söyledi. Yalnızca turistik olduğunu  günlük hayatta orada vakit geçirmediğimizi ve oradan giyinmediğimizi öğrenince hayal kırıklığına uğradı. Topkapı sarayının mutfağıysa onu çok güldürdü.

  Yiyecek içecek kısmına gelince, Türk rakısının Umberto’nun kabusu olduğunu söyleyebilirim. Neden ağız tadımızı bununla mahvettiğimizi tadının gerçekten çok kötü olduğunun farkında olmadığımızı mı sordu! Ona rakının kendine ait bir kültürü olduğunu efkar için içildiğini anlattım,  rakı sofrası müzikler dinlettim. Deniz kenarında yaşayan insanların melankoliye daha yatkın olduğunu biliyor muydunuz? Denilene göre yıllar boyu deniz kenarında yaşayan halklar ticaret, keşif ve savaş amaçlı uzaklara giderler ; geri dönüp dönmeyeceklerinin belli olmazmış. Geride bıraktıkları , özlem, hüzün kültürün içine işlermiş. Portekizce’de bu durumu anlatan ''saudade'' diye bir sözcük ve bu konuda bilimsel araştırmalar bile varmış.

 

  İstanbul’u sokak satıcılarıyla kocaman kocaman bir pazar olarak tanımladı. Her şeyin bir şekilde gelip birleştiği buluşma noktası gibi. Sokaklar yarı Avrupa, karmaşası renkliliğiyle yarı Hindistan’mış. Taksi sürücüleriyse kesinlikle deli!

  Türk insanını da zeki buldu Umbi. Beynimizin oyuncu olduğunu bu konuda biraz İtalyan’lara benzediğimizi söyledi. Benim deyimimle cin fikirli olduğumuzu hem de yanında bir türkle gezip kandırılmamasına rağmen bir haftada çözdü. Bravo! 

  O hafta boyunca gördüğü şeyleri ülkesiyle kıyaslarken ben de bu konuşurken hiç durmadan ellerini kullanan , çabuk parlayan ama çabuk da sönen , olağanüstü nazik erkeği istemeden etrafımdaki insanlarla kıyaslamaya başladım. Haftanın sonunda yanlış ülkede doğduğuma karar vermiştim. Ama bu başlı başına bir yazı konusu.:)


Not: Bu ek bölüm boynumun borcudur.

İTALYANLAR HAKKINDA YANLIŞ BİLİNEN GERÇEKLER

1)    İtalyan mafyasıyla ilgili diziler/filmler/mitler, kafelere ''İl Padrino'' gibi isimlerin verilmesi hoşlarına gitmiyor. Anlattığına göre İl Padrino aslında yalnıca vaftiz baba yani koruyu demek. 50’li yıllarda İtalya’da her dükkanın bir İl Padrino’su olur o dükkanı haydutların saldırısından korurmuş. İl Padrino’lar bu korumaları karşılığı dükkanlardan para alırlarmış. Yani bildiğimiz haraç sistemi. İşte ünlü İtalyan mafyasının temelleri o zamanlarda atılmış. Buysa onların gurur duymadıkları kötü bir özellik. Bu Türkiye evsizleriyle ünlü demek gibi bizim için küçük düşürücü bir şey diyor Umberto.

2)    Tiziano Ferro’yu sevmiyorlar! (Perdono’yu da..)

3)    Homofobik değiller. Dünya’nın geri kalanında neden böyle bir algı olduğu konusunda fikirleri yok.


                 

İlk Yayınlanma Tarihi: 20.01.2016 22:54:34