26/03/2026
Bir toplumun ekonomik ve toplumsal gelişimi yalnızca maddi kaynaklara değil, aynı zamanda toplumdaki güven düzeyine de bağlıdır. Bu nedenle güven, kalkınma literatüründe önemli bir sermaye olarak kabul edilir. Güvenin önemi ve gerekliliği evrensel olmakla birlikte kültürden kültüre farklılık gösterir. Kültürün örgütsel davranışlar üzerindeki etkilerini araştıran Sabancı Üniversitesi Yönetim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Syeda Arzu Wasti’ye ülkemizde genel olarak güven düzeyinin nasıl bir seyir izlediğini sorduk. Wasti, Dünya Değerler Araştırması’na göre Türkiye’nin güvenin en düşük olduğu ülkelerden biri olduğunu belirtti.

“Devlet için üç şey gerekir: yiyecek, silah ve halkın güveni. Eğer birinden vazgeçilecekse, önce silahtan; birinden daha vazgeçilecekse yiyecekten vazgeçilebilir. Ama halkın güveni olmadan devlet ayakta kalamaz.” Çinli büyük bilim insanı ve filozof Konfüçyüs’e atfedilen bu özlü söz, devletin temellerinin güç ya da zenginliğe değil, güvene dayandığını söyler. Güvenin toplumsal refah üzerindeki etkisi o kadar önemlidir ki Konfuçyüs’un binlerce yıl önce tespit ettiği bu etkileşim, bugün bilim insanlarının üzerinde en fazla kafa yorduğu konulardan biri.
Güven evrensel ama her yerde aynı düzeyde değil
Güven, Syeda Arzu Wasti’nin de ana araştırma konularından biri. “Güven insan ilişkilerinin olmazsa olmazıdır” diye konuşan Wasti, “Güvenin önemi evrenseldir. Yani her toplum, her ülke için geçerlidir, ancak farklı toplumlarda güvenin tanımı, oluşumu, güven eğilimleri ve güvenin sonuçları farklılaşır” diyor.
Wasti’ye göre birçok Batı toplumunda iş yerinde güven daha rasyonel bir temele dayanır. Başka bir deyişle iş ilişkileri genellikle arkadaşlık ilişkilerine dönüşmez. Tarafların işinin ehli olması ve iş etiği belirleyicidir. Buna karşılık Asya, Akdeniz, Ortadoğu ülkelerinde güven daha duygusal bir temele oturur. Arkadaşlık ilişkisi yaygındır. Bu toplumlarda işinin ehli olmaktansa sadık olmak tercih nedenidir. İş arkadaşı ile kurulan samimiyet sakıncalı görülmez. Özel hayat paylaşılır.
“Doğu ve Batı arasında bir ayırım yaptım ama bu sıcaklık ve samimiyet isteği özellikle ülkemizde, belki da Akdeniz ülkelerinde daha yaygın diyebiliriz” diye konuşan Wasti, Çinliler ve Japonlar başta olmak üzere Doğu toplumlarını da kendi içinde ayrıştırmak gerektiğine inanıyor. Örneğin Çinlilerin Türklere göre çalışkanlığa ve performansa daha fazla önem vermesi gibi.

Güven algısında kadın-erkek farkı
Bu arada kadınların iş ilişkilerinde duygusallığa ve yakınlığa erkeklerden daha fazla önem atfettiklerini belirten Wasti, “Samimiyet içeren iş ilişkilerinde kadınlar daha fazla esenlik hissediyor. Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nden Gül Günaydın ve Emre Selçuk ile birlikte yaptığımız bir araştırmada kadın çalışanların iş arkadaşlarından gördüğü ilgisiz ve soğuk davranışları erkek çalışanlara kıyasla daha fazla güven kırıcı bir tavır olarak değerlendirdiklerini tespit ettik” diyor. Ne var ki bazı koşullarda hızla kurulan bu samimiyet, aynı hızla yerini yıkıcı bir rekabete bırakırsa, esenlikten çok gerilim yaratabiliyor. Bu da verimliliği düşüren bir unsur olarak karşımıza çıkabiliyor.
Türkiye’de güven niçin düşük?
Wasti bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “Güven eğilimlerine baktığımızda Türkiye’de insanların genel olarak güven duymadığını görmekteyiz. Aile dışındaki kurumlara, örneğin medyaya, bankalara, sokaktaki ortalama insana güven çok düşük. Bunun nedenlerinin arasında aile dışındaki bireylere prim vermemek, kurumsallaşamayan bir yapı, sistemsizlik gibi olumsuzlukları sayabiliriz. Oysa bu ülkede sistem kalkanına ihtiyaç var. Güvensizlik, kalıcı veya hakkaniyetli olmayan çözümlere yöneltiyor. Bu durumun yaygınlığı güvensizliği tekrar besliyor.”
Wasti bunları “göçebe kafasından” kurtulamamış olmamıza bağlıyor. Göçebelik, duruma uyum sağlama aceleciliğini ve kısa vadeli düşünme eğilimlerini beraberinde getiriyor. “Kervan yolda düzülür gibi atasözleri de kısa vadeli düşünme pratiğimizi yansıtıyor” diye konuşan Wasti, uzun vadeli düşünme alışkanlığının yerleşik toplumların bir özelliği olduğunu işaret ediyor. Örneğin Çinliler yüzyıllardır pirinç tarımı ile uğraştıklarından işbirliğine büyük önem verirler. Çünkü pirinç tarımı işbirliği, bu da uzun vadeli planlama gerektirir.
Wasti’nin paylaştığı bir araştırmanın sonuçlarına göre genel güven ile GSMH (gayri safi milli hasıla) arasında, yani ülkenin kalkınma düzeyi arasında pozitif bir korelasyon var. Bir toplumun kalkınması için bireylerin her türlü kaynağa erişebilmesi, bu kaynakların kalitesini değerlendirebilmesi, yeni fikirleriyle risk alabilmesi, hakkını arayabilmesi gibi güven temelli bir altyapıya ihtiyaç duyduğunu söylüyor. Başka bir deyişle güven, yaratıcılığı ve yeniliği besler, yatırım ve girişimciliği artırır, kurumsal kalite yükselir.
Bu ilişki tek yönlü değildir. Yani sadece güven zenginliği artırmaz; ekonomik istikrar da güveni besler. Arada karşılıklı bir etkileşim vardır.
Bireyci ve toplulukçu kültürler
Wasti, kültürün örgütsel davranış üzerindeki etkilerini araştırırken toplulukçuluk ve bireycilik gibi toplumların değer yapısını açıklamak için kullanılan temel kavramlar üzerinde de duruyor.
Bireycilik, kişinin kendisini öncelikle bağımsız bir birey olarak tanımladığı; kararlarında ve hedeflerinde kişisel tercihlerin, bireysel başarı ve özerkliğin ön planda olduğu kültürel yapıyı ifade eder.Toplulukçuluk ise bireyin kendisini öncelikle ait olduğu grubun bir parçası olarak tanımladığı; grup uyumu, dayanışma ve sadakatin ön planda olduğu kültürel yapıya işaret eder. Bu toplumlarda bireyin kimliği büyük ölçüde ailesi, topluluğu ve sosyal çevresiyle tanımlanır.
Wasti’ye göre Türkiye, kültürel araştırmalarda genellikle toplulukçu eğilimleri baskın bir toplum olarak sınıflandırılsa da karma (melez) bir yapı gösteriyor. Göçlere bağlı kültürel mozaik, teknolojik gelişmeler, kentleşme (Özellikle büyük şehirlerde örneğin İstanbul gibi metropollerde) gibi nedenlere bağlı olarak bireyci değerlerin de öne çıktığı görünür.
Göçebeliğin psikolojik mirasıyla Türklerde yerleşik toplumlardan farklı olarak onur toplulukçuluğu da belirgin, yani daha atak, daha iddialı ve yeri geldiğinde şiddeti meşru gören bir benlik de söz konusu olabiliyor.
Bu nedenle Wasti, Türkiye gibi çok kültürlülüğün geçerli olduğu bir toplumda monolitik bir davranış kalıbının söz konusu olmadığını düşünüyor. Bu da disiplinlerarası işbirliğini gerekli kılıyor.
27 yıldır Sabancı Üniversitesi’nin üyesi
Syeda Arzu Wasti, Sabancı Üniversitesi’nin eğitime başladığı ilk tarihten, yani Ekim 1999’dan bu yana üniversitede. Üniversitenin gelişiminde önemli bir rol oynayan Arzu Hoca bu süreç içerisinde lisans, yüksek lisans ve doktora seviyelerinde örgütsel davranış, araştırma yöntemleri, insan kaynakları yönetimi ve kültürlerarası yönetim dersleri veriyor.
Ülkemizde iş ve örgüt ilişkileri alanında yerel araştırmaların sınırlı olmasına bağlı olarak kültürel bağlamı dikkate alan özgün çalışmalara öncelik tanıyor.
Kaynaklar:
Bottom of Form
https://gazetesu.sabanciuniv.edu/tr/arzu-wasti-25-yili-asan-bir-hikaye
https://www.youtube.com/watch?v=kbalkKE8H14




