16/02/2026
Sabancı Üniversitesi, Japonya merkezli insan kaynakları şirketi Human Resocia ile yürüttüğü ikili iş birliği kapsamında öğrencilerine mezuniyet sonrası Japonya’da çalışma olanağı sunuyor. Uzun soluklu bu iş birliği çerçevesinde öğrenciler lisans eğitimleri sırasında yürütülen seçme ve hazırlık sürecinin ardından uluslararası bir kariyere adım atma imkânı elde ediyor. Bu deneyimi mezunlarımız Berna ve Yiğit ile konuştuk.
İş birliği kapsamında Human Resocia, Sabancı Üniversitesi öğrencilerine özel ilanlarını CareerLink iş arama portalı üzerinden paylaşıyor. Başvuru ve mülakat sürecinin ardından uygun görülen adaylara iş teklifi iletiliyor. Teklifi kabul eden öğrenciler, 4. sınıf boyunca Japonca dil eğitimi alıyor ve mezuniyetlerinin ardından Human Resocia bünyesinde Japonya’da işe başlıyor.
1988 yılında kurulan ve merkezi Tokyo’da bulunan Human Resocia, Japonya’nın önde gelen insan kaynakları firmaları arasında yer alıyor. Yaklaşık 900 çalışanı bulunan şirket; işe yerleştirme, geçici iş gücü sağlama, outsourcing ve kariyer danışmanlığı gibi alanlarda faaliyet gösteriyor. Firma hem Japonya içindeki hem de uluslararası yetenekleri kapsayan geniş bir çalışma alanına sahip.
Human Resocia’nın öne çıkan girişimlerinden biri olan Global IT Talent (GIT) programı ise özellikle IT ve teknoloji alanında Japonya’da artan nitelikli işgücü ihtiyacına odaklanıyor. Program kapsamında uluslararası adaylara vize desteği, konaklama yardımı ile Japon dili ve kültürüne yönelik eğitimler sunuluyor. Bugüne kadar 40’tan fazla ülkeden mühendis, bu program aracılığıyla Japonya’daki projelerde görev aldı.
Sabancı Üniversitesi öğrencilerine Japonya’da çalışma deneyimi sunan bu iş birliği, mezuniyet öncesinde dil eğitimi ve profesyonel hazırlık sürecini bir araya getiriyor. Programın öğrenciler üzerindeki etkisini ve sürecin nasıl deneyimlendiğini daha yakından görmek için, Sabancı Üniversitesi mezunları Berna Yaldıran ve Yiğit Çatak ile konuştuk. Söyleşimiz, bu uluslararası deneyimin akademik ve profesyonel boyutlarını mezunların gözünden aktarıyor.
1- Kısaca kendinizi tanıtabilir misiniz? Sabancı Üniversitesi’nde hangi programda, hangi yıllarda eğitim aldınız; şu anda neler yapıyorsunuz?
Berna: Merhaba, ben Berna. Sabancı Üniversitesi Bilgisayar Bilimi ve Mühendisliği programı 2023 yılı mezunuyum. Şu anda Human Resocia’da Web Developer olarak çalışmaktayım ve neredeyse 2 yıla yakındır Tokyo’da yaşamaktayım.
Yiğit: Merhaba, ben Yiğit. 2018-2023 seneleri arasında Elektronik Mühendisliği ile Bilgisayar Bilimi ve Mühendisliği programlarını tamamladım. Mezun olduktan sonra da Human Resocia aracılığıyla bilgisayar mühendisi olarak Tokyo'ya taşındım ve yapay zekâ alanında ses biyometrisi üzerine geliştirilen bir projede çalışmaktayım.
2-Human Resocia ile çalışma süreciniz nasıl başladı? Bu programa başvurmanızda motivasyonunuz neydi?
Berna: Human Resocia benim Sabancı’daki son senemde kampüse yeni mezun işe alım ilanı açmıştı. Bu iş ilanında ‘visa sponsorship’, ücretsiz Japonca dil eğitimi, kira ve yaşam desteği sağladıklarını belirtiyorlardı. Son zamanlarda Avrupa’da yeni mezun olarak işe girmek oldukça zorlaştığından ve Master yapmak dışında realist bir yol olmadığından dolayı bu Japonya’daki iş fırsatı bana çok cazip görünmüştü. Bu şekilde Human Resocia’ya başvurmuş oldum.
Yiğit: Açıkçası taşınıp yaşamaya başlayana kadar Japonya'ya özel bir ilgim yoktu. Üniversitedeki son senemde Avrupa'da yüksek lisans programlarına başvurmayı planlarken MySU üzerinde Human Resocia’nın ilanı gördüm ve şansımı denemek istedim. İşe alım süreci olumlu sonuçlanınca da yüksek lisans yerine çalışma hayatına ilerlemeyi tercih ettim. Bu noktada en belirleyici faktörler Japonya'ya gelmeden önce kapsamlı ve tam zamanlı bir dil kursu ile vize ve uçuş desteği sağlamaları oldu; Japonya'ya geldikten sonra da hem profesyonel hem de şahsi yaşantıda her konuda destek olmaya devam ettiler.
3- Japonya’daki çalışma ve iş yapma kültürüyle ilgili sizi en çok etkileyen gözlemleriniz neler?
Berna: Herkesin bildiği “Japon kalitesi ve iş ciddiyeti” söyleminin dışında, burada dikkatimi çeken iki önemli nokta var.
Birincisi, işler kötü gitse bile kimse kimseye orta yerde sesini yükseltmiyor. İş yoğunluğu artsa da kaotik, tansiyonun yükseldiği bir ortam oluşmuyor.
İkincisi ise yapılan her overtime’ın gerçekten bir karşılığının olması ve hafta sonlarının büyük ölçüde çalışanlara ait olması.
Annem uzun yıllar kurumsal ortamlarda çalışmış, yöneticilik yapmış biri. Ben de çocukluğumdan beri onun çalıştığı şirketlerde yaşanan gerilimleri dinleyerek büyüdüm. Kendimi bildim bileli annem neredeyse her gün normal çalışma saatlerinin üzerinde çalışır ve her hafta sonu mutlaka bir kısmını maillere cevaplamaya ya da başka işlere ayırırdı - üstelik hiçbir overtime karşılığı olmadan.
Elbette Japonya’da da bu şekilde çalışan şirketler vardır ya da ben şimdiye kadar gönderildiğim dört projede şanslıydım, bunu kesin olarak bilemiyorum. Ancak bugüne kadar bir kez bile zorunlu hafta sonu çalışması ya da uzun ve karşılıksız overtime yapmak zorunda kaldığım bir durum yaşamadım.
Japonya’ya gelmeden önce buradaki çalışma kültürünün ne kadar zor ve yoğun olduğu sürekli anlatılırdı. Ama Türkiye’deki çalışma koşullarının aslında çok daha ağır olduğunu fark etmek, beni en çok etkileyen şeylerden biri oldu.
Yiğit: Türkiye'de uzun yıllardır Japonların çok zeki olduğu ve Japonya’nın son derece ileri bir ülke olduğu yönünde yaygın bir kanaat var. Ancak Japonya’da yaşamış birinin bu görüşe bütünüyle katılması pek mümkün değil. Japonlar aslında son derece disiplinli bir çalışma anlayışına ve zaman zaman verimsizliğe varan bir kuralcılığa sahip olmaları ile ayrışıyorlar. Bir işe başladıklarında yüksek kaliteyi koruyabilmeleri bu disiplinin bir sonucu; fakat bunun bedeli, bireysel inisiyatifin ve yaratıcı düşüncenin neredeyse tamamen devre dışı kalması. Kurallarda veya iş akışında açıkça tanımlanmamış bir durumla karşılaşıldığında süreçler kilitleniyor. Kimse “Bunu şöyle yaparsak çözülür” diyerek sorumluluk almak istemiyor ve mevcut sorun herkesin kendini güvenceye almak için bir üst makama aktarmasıyla yukarı doğru tırmanıyor. Ancak yeterince üst seviyeye ulaştığında bir karar alınıp çözülebiliyor.
Bu yaklaşımın sonucu olarak Japonya, günümüzde özellikle yazılım ve dijital teknolojiler alanında modern dünyanın belirgin biçimde gerisinde kalmış durumda. Mevcut olana karşı çıkamama ve değişimden duyulan derin korku bunun en büyük nedenlerinden biri. Bir sistem açıkça çalışamaz hale gelene kadar, ne kadar sorun barındırırsa barındırsın, yamalarla ayakta tutulmaya devam ediliyor. Bu durumu en iyi özetleyen sözlerden biri “Japonya, 1980 yılından beri 2000 yılında.”. Zamanında mekanik üretim, otomasyon ve ince işçilikte büyük bir hız ve verimlilikle yükselen ülke, dijital ve yazılım temelli dönüşüme ayak uyduramayarak kendine özgü ama kapalı bir ekosistemin içine sıkışmış durumda. Bunun izlerini restoranlardan siyasete, Japonya’daki gündelik yaşamın her alanında görmek mümkün. Topluluk içinde fazla öne çıkan, ekstra çaba gösteren ya da farklı düşünen kişi göze batıyor, dışlanıyor ve çoğu zaman dolaylı biçimde cezalandırılıyor.
4- Bu deneyim, kariyerinize ve geleceğe dair planlarınız için nasıl bir perspektif kazandırdı?
Berna: İleride başka bir ülkede kariyerime devam eder miyim bilemiyorum ama Japonya’ya başta 2-3 sene burada kalıp sonra Avrupa’da bir işe geçerim derken uzun süre yaşamak istediğim bir ülke noktasına geliyor.
Yiğit: Japonya’daki yaşam, hayata dair beklentilerimi alışılmışın tersine bir yönde etkiledi. Elbette burada da işini hayatının merkezine koyan insanlar var; ancak genel olarak insanlar sevdikleri işi yapma konusunda daha özgür davranabiliyor. “Avukat, mühendis ya da doktor olmalıyım” ya da “Sürekli daha iyisi için çabalamalıyım” gibi kişiyi tüketen zorunluluk duygusu, en azından gündelik hayatta, daha az hissediliyor. Bunun yerine, insanın sevdiği ve elinden gelen işi yapabilmesi çoğu zaman yeterli görülüyor. Belki bu konuda önceki bakış açım büyük ölçüde kendi çevremin etkisiydi, ancak Türkiye'de yaşadığım süre boyunca “daha basit” olarak etiketlenen işlere sıklıkla burun kıvrıldığına tanık oldum. Japonya’da edindiğim en önemli içgörü ise sürekli bir şeylerin peşinden koşmak yerine, yaşamdan keyif almayı ve huzuru takdir etmeyi öğrenmek oldu.
5- Son olarak eklemek istedikleriniz var mı?
Berna: Japonya gerçekten alışılmışın dışında bir ülke. Avrupa ve diğer birçok ülkeye kıyasla başka bir yerde “yabancı” olmak ve burada “yabancı” olmak çok farklı bir deneyim, hem iyisiyle hem kötüsüyle. Ama 2024 şubat ayından buraya ilk taşındığımdan beri bu seçimi yaptığıma hiç pişman olmadım.
Yiğit: Her ne kadar negatif izlenimde bir konuşma yapmış da olsam, bu, Japonya yaşamının ilginç yönlerinden bahsetmek istememden kaynaklı oldu. Bunların yanı sıra, Japonya'daki yaşam son derece huzurlu; insanlar insan olduğu için değer görüyor; herkesin kendi hayatı yalnızca kendisiyle ilgilidir. Dolayısıyla Japonya'ya taşınmadan önce kendisine özel bir ilgim yoktu demiş olsam da bundan sonraki hayatımı burada sürdürme düşüncesindeyim.




