03/05/2026
Sabancı Üniversitesi öğrencilerinin yapay zekâ ve yaratıcılık ekseninde geliştirdiği projeler, Sónar İstanbul 2026 kapsamında sanatseverlerle buluştu. Üniversitenin akademik üretimini uluslararası bir sahneye taşıyan sergi, Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selçuk Artut önderliğinde yürütülen “Artificial Intelligence and Creativity” dersinin final projelerinden oluştu. Sergide Rasim Qara, Asude Alim, İpek Sakız, Yağız Tüten, Ali Özgün Akyüz ve Aslınur Kurt’un çalışmaları yer aldı.
Zorlu PSM’de gerçekleşen ve bu yıl 10. yılını kutlayan Sónar Istanbul, elektronik müzikten dijital sanata uzanan kapsamıyla dünyanın en önemli yaratıcı teknoloji festivallerinden biri olarak öne çıkıyor. Bu güçlü platform içinde yer alan sergi, öğrencilerin yapay zekâyı yalnızca bir araç değil, yaratıcı sürecin aktif bir bileşeni olarak ele aldığı projeleriyle izleyiciyi üretim süreçleri üzerine düşünmeye davet eden dikkat çekici bir seçki sundu. Bu dikkat çekici serginin ardından, projeleriyle öne çıkan Sabancı Üniversitesi öğrencileriyle bir araya gelerek üretim süreçlerini ve yapay zekâ ile sanat ilişkisine dair yaklaşımlarını konuştuk.

Rasim Qara – “Doppelgängers: Twenty Into One”
Bu fikri geliştirirken sizi en çok tetikleyen şey ne oldu; kişisel bir merak mı, teknik bir problem mi yoksa sanatsal bir arayış mı?
Bu proje aslında hem kişisel bir meraktan hem de sanatsal bir arayıştan çıktı. Fotoğrafların yapay zekâ ile tekrar tekrar birleştiğinde kimliklerinin nasıl değişeceğini görmek istedim. Başlangıçta daha teknik bir deneme gibiydi, ama süreç ilerledikçe daha kavramsal bir boyut kazandı. Görüntülerin zamanla nasıl birbirine dönüştüğünü izlemek benim için ana motivasyon oldu. Bu da projeyi sadece bir deney değil, bir araştırmaya dönüştürdü.
Üretim sürecinde sizi en çok zorlayan ya da şaşırtan an neydi? Özellikle yapay zekâyla çalışırken beklenmedik sonuçlar ya da yön değiştiren fikirler oldu mu?
Üretim sürecinde en zorlayıcı ve ilginç kısım, sonuçların tam olarak öngörülememesiydi. Bazı görseller beklediğimden çok farklı yönlere evrildi ve bu da süreci yeniden düşünmeme neden oldu. Başta bir sorun gibi görünse de aslında projenin en güçlü taraflarından biri haline geldi. Yapay zekâ ile çalışırken kontrol ve rastlantı arasında bir denge kurmanız gerekiyor. Bu da süreci daha keşif odaklı hale getiriyor.
Yapay zekâ ile sanatın bir araya gelişi sizce yaratıcılığı nasıl dönüştürüyor? Bu ilişkiyi daha çok bir genişleme mi, yoksa sanatın doğasında bir kırılma olarak mı görüyorsunuz?
Bence yapay zekâ yaratıcılığı sınırlamıyor, aksine genişletiyor. Ama bu genişleme aynı zamanda sanat üretiminin doğasını da sorgulamamıza neden oluyor. Sanatçının rolü biraz daha değişiyor, çünkü kontrolün bir kısmı sistemle paylaşılıyor. Bu yüzden hem bir fırsat hem de bir kırılma noktası olarak görülebilir. Bu ikili durum da süreci daha ilginç hale getiriyor.

Asude Alim – “Tarot Inspired Playing Cards”
Üretim sürecinde sizi en çok zorlayan ya da şaşırtan an neydi? Özellikle yapay zekâyla çalışırken beklenmedik sonuçlar ya da yön değiştiren fikirler oldu mu?
Yazdığım o detaylı komutların resmen modern birer "büyü" gibi çalışıp beklemediğim kadar derin görseller çıkarması beni çok şaşırttı. Özellikle AI'nın bazen formları çok genel bırakmasını başta zorlayıcı bulsam da, sonra bunun kartlardaki o "arketiplerin" ruhuna ne kadar uyduğunu fark edip projenin yönünü o tarafa kırdım.
İlham kaynaklarınız nelerdi? Sanat tarihinden, güncel dijital kültürden ya da başka disiplinlerden beslendiğiniz noktalar oldu mu?
En büyük ilhamım klasik tarotun sembolik diliyle oyun kağıtlarının o sade ve minimalist görsel disipliniydi. Bu antik sistemleri alıp günümüz dijital dünyasının üretim biçimi olan makine zekasıyla kapıştırmak benim asıl beslendiğim noktaydı.
Yapay zekâ ile sanatın bir araya gelişi sizce yaratıcılığı nasıl dönüştürüyor? Bu ilişkiyi daha çok bir genişleme mi, yoksa sanatın doğasında bir kırılma olarak mı görüyorsunuz?
Bence bu kesinlikle bir "yaratıcılık genişlemesi" çünkü artık sanatçılık el becerisinden çıkıp "kavramsal bir orkestra şefliğine" evriliyor. Sanatçı artık sadece fırça tutan kişi değil, olasılıkları yöneten ve sistem tasarlayan kişi haline geliyor; bu da sınırları inanılmaz zorlayan bir şey.

İpek Sakız – “Bowy the Raincloud”
Bu fikri geliştirirken sizi en çok tetikleyen şey ne oldu; kişisel bir merak mı, teknik bir problem mi yoksa sanatsal bir arayış mı?
Bu proje aslında daha çok sanatsal bir meraktan başladı ama içinde teknik bir problem de vardı. Zaten elimde tamamlanmış bir çocuk kitabı vardı ve merak ettiğim şey şuydu: Bu hikâyede sayfa çevirme ritmi yerine, hareket ve ses devreye girince anlatı nasıl değişir? Teknik olarak da aklımda, bu dönüşümü sıfırdan animasyon üretmeden nasıl yapabilirim sorusu vardı. Yapay zekâ burada bir çözüm gibi değil, daha çok bu merakı test edebileceğim bir alan açtı.
Üretim sürecinde sizi en çok zorlayan ya da şaşırtan an neydi? Özellikle yapay zekâyla çalışırken beklenmedik sonuçlar ya da yön değiştiren fikirler oldu mu?
En zorlayan kısım yapay zekânın tutarlılığıydı. Özellikle karakterleri ve çizim stilini korumakta çok zorlanıyordu. Bazen karakterin formu değişiyor, bazen sahnede olmayan şeyler ekleniyordu. Ama en kritik problem tipografiydi. Yapay zekâ metni bir anlatı unsuru olarak değil, görsel bir şey gibi algılıyor ve bozuyordu. Bu noktada aslında projenin yönü değişti. Yapay zekaya her şeyi yaptırmak yerine, görevleri bölmeye karar verdim. Yani hareketi AI üretti, ama tipografi tamamen benim kontrolümde kaldı. Bu da sürecin en önemli kırılma noktası oldu.
Yapay zekâ ile sanatın bir araya gelişi sizce yaratıcılığı nasıl dönüştürüyor? Bu ilişkiyi daha çok bir genişleme mi, yoksa sanatın doğasında bir kırılma olarak mı görüyorsunuz?
Bence yapay zekâ yaratıcılığı yok etmiyor, ama onun doğasını değiştiriyor. Eskiden üretim daha doğrusaldı: fikir - üretim - sonuç. Şimdi daha çok: fikir - üretim - bozulma - yeniden karar - tekrar üretim gibi bir döngü var. O yüzden bunu bir kırılmadan çok bir genişleme olarak görüyorum. Ama bu genişleme, kontrol kaybını da beraberinde getiriyor. Yani yaratıcı olmak artık sadece üretmek değil, aynı zamanda seçmek, elemek ve yönlendirmek haline geliyor.

Yağız Tüten – “Desert Echoes: An Interactive Game Created with Generative AI”
Bu fikri geliştirirken sizi en çok tetikleyen şey ne oldu; kişisel bir merak mı, teknik bir problem mi yoksa sanatsal bir arayış mı?
Oyun geliştirmeye ve özellikle interaktif hikaye anlatıcılığına olan ilgim bu projenin temelini oluşturdu. AI & Creativity dersinde edindiğim perspektifle bu ilgi kesişince, üretken yapay zekayı bir oyun prodüksiyonunda uçtan uca denemek istedim. Tetikleyici salt bir merak değildi, daha çok "bunu gerçekten yapabilir miyim?" sorusuydu.
Yapay zekâyı projelerinizde nasıl konumlandırdınız? Onu bir araç olarak mı kullandınız, yoksa sürecin aktif bir “ortak üreticisi” gibi mi düşündünüz?
Yapay zeka araçlarını ekibimin bir parçası gibi gördüm. Görsel yönetmenim vardı, ses tasarımcım vardı, senaristim vardı, hepsi yapay zekaydı. Ama her birinin çıktısını yönlendiren, reddeden ya da onaylayan ben oldum. Süreci bir direktör-ekip ilişkisi olarak tanımlamak daha doğru olur. Fikirler benden geldi, üretim onlardan, nihai karar yine benden.
Üretim sürecinde sizi en çok zorlayan ya da şaşırtan an neydi? Özellikle yapay zekâyla çalışırken beklenmedik sonuçlar ya da yön değiştiren fikirler oldu mu?
En zorlu kısım video üretimiydi. Sahnede olmayan bir bardak ışınlanıyor, ekstra bir karakter beliriyor, sürekli yeniden üretmek gerekiyor ve bu çok zaman alıyor. Tutarlılığı korumak da ciddi bir sabır işiydi. Ama en şaşırtan an bambaşka bir yerden geldi: At üzerinde bir kovboy sahnesi üretirken, videonun sağ alt köşesinde Red Dead Redemption 2'deki HUD'a benzer bir mekan ismi belirdi. Modelin o veriyle eğitildiğini gösteren somut bir kanıt, hem düşündürücü hem de rahatsız ediciydi.

Ali Özgün Akyüz – “Persistent Buffer”
Bu fikri geliştirirken sizi en çok tetikleyen şey ne oldu; kişisel bir merak mı, teknik bir problem mi yoksa sanatsal bir arayış mı?
Açıkçası üçü de iç içe geçti ama başlangıç noktası kişisel bir meraktı. Bir mekâna giren insanın kendi varlığının orada bir iz bıraktığı ve o mekanı nasıl deneyimlediği fikri. Sonra bu merak teknik bir probleme dönüştü. Gerçek zamanlı, gecikmesiz bir şekilde insan bedenini nasıl algılayıp görsele çevirebilirim?
Üretim sürecinde sizi en çok zorlayan ya da şaşırtan an neydi? Özellikle yapay zekâyla çalışırken beklenmedik sonuçlar ya da yön değiştiren fikirler oldu mu?
Şaşırtan an çok netti. Makine bazen bedeni istediğimden fazla yorumluyordu, algıladığı silüetin kenarlarından dışarı taşıyordu, bedenin etrafında beklemediğim formlar üretiyordu. Başta bunu bir hata olarak gördüm, kontrol etmeye çalıştım. Sonra farkettim ki tam olarak bu kontrol kaybı işin kalbini kuruyor. Beden var ama tam olarak orada değil; makine onu görüyor ama kendi diliyle yeniden anlatıyor. Hatayı düzeltmek yerine onu eserin bir parçası yapmaya karar verdiğim an, proje benim için bambaşka bir yere açıldı.
İlham kaynaklarınız nelerdi? Sanat tarihinden, güncel dijital kültürden ya da başka disiplinlerden beslendiğiniz noktalar oldu mu?
Beslendiğim kaynaklar oldukça karışık. Felsefi tarafta Merleau-Ponty'nin beden fenomenolojisi başucumdaydı; “gören beden” ile “görülen beden” arasındaki ayrımın çözüldüğü an, bu projenin tam olarak yaptığı şey. Bourriaud'nun ilişkisel estetiği de belirleyiciydi; eserin nesnede değil karşılaşmada olduğu fikri benim için bir çıkış noktası.

Aslınur Kurt – “A Midsummer Night’s Dream - Creative Manual”
Bu fikri geliştirirken sizi en çok tetikleyen şey ne oldu; kişisel bir merak mı, teknik bir problem mi yoksa sanatsal bir arayış mı?
Bu fikri geliştirirken beni tetikleyen şey aslında kişisel merak ve üretim sürecinde gözlemlediğim bir ihtiyacın birleşimiydi. Tiyatroda bir fikrin sahneye dönüşmesi; kostüm, sahne, ışık, ses ve atmosfer gibi birçok katmanın birlikte düşünülmesini gerektiriyor. Ben de bu katmanların prodüksiyon başlamadan önce daha bütünlüklü bir görsel ve işitsel dile kavuşup kavuşamayacağını merak ettim. Hem tasarım hem de tiyatro pratiğinin içinde olduğum için, yapay zekâyı yalnızca hızlı görsel üretmek için değil, bir sahne dünyasını erken aşamada hayal etmek, test etmek ve geliştirmek için kullanmak istedim. Bu yüzden projenin çıkış noktası benim için şu soruydu: Bir oyunun yaratıcı evrenini, sahneye taşınmadan önce daha bütünlüklü biçimde nasıl kurabiliriz?
Üretim sürecinde sizi en çok zorlayan ya da şaşırtan an neydi? Özellikle yapay zekâyla çalışırken beklenmedik sonuçlar ya da yön değiştiren fikirler oldu mu?
En zorlayıcı şey, yapay zekânın ürettiği görselleri yalnızca “güzel” oldukları için kullanmamak oldu. Çünkü çok etkileyici görünen bir imaj, her zaman karaktere, metne ya da sahne mantığına hizmet etmeyebiliyor. Bu süreçte en çok öğrendiğim şeylerden biri, estetik olarak güçlü olanla dramaturjik olarak doğru olan arasında seçim yapmaktı. Bir kostüm çok çarpıcı görünebilir ama karakterin dünyasına uymuyorsa projeye dahil etmemek gerekiyor.
İlham kaynaklarınız nelerdi? Sanat tarihinden, güncel dijital kültürden ya da başka disiplinlerden beslendiğiniz noktalar oldu mu?
Bir tarafta tiyatro, sahne tasarımı, kostüm tarihi ve performans sanatı vardı; diğer tarafta dijital kültür, yapay zekâ estetiği, oyun dünyaları ve moda görselleştirmeleri vardı. Bir Yaz Gecesi Rüyası zaten çok katmanlı bir metin. Periler, insanlar, zanaatkârlar, orman, rüya ve dönüşüm gibi farklı dünyaları bir arada taşıyor. Bu yüzden ben de tek bir tarihsel döneme bağlı kalmak yerine, daha soyut ve hibrit bir görsel dil kurmaya çalıştım. Sanat tarihinden özellikle rüya, mitoloji, beden dönüşümü ve doğa imgeleriyle çalışan görsel geleneklerden beslendim. Ama bunu doğrudan tarihsel bir referans gibi değil, daha çağdaş ve dijital bir atmosfer içinde yeniden düşünmeye çalıştım.




