Birlikte yaratmaya ve geliştirmeye katılacak öğrenci istiyorum

Özge Akbulut: “Hani ’99 yılında Sabancı Üniversitesi’ne gelen o ilk 250 kişinin başka bir şey vardı içinde dedik. Ben onun devam etmesi gerektiğini düşünüyorum. Hatta şunu da çok açık söylüyorum, “içinizde hayatınıza işinize karşı bir heves yoksa gelmeyin. Burası zaten özel bir üniversite, yani sıralı yazdım, kısmetime bu çıktı diye tercih yapılacak bir yer değil. Bu sistemin yanı sıra çok büyük bir fiziki yatırım da var,  bunu kullanmaya niyeti olmayan öğrenci Sabancı Üniversitesi’ne gelmesin. Birlikte yaratmaya ve geliştirmeye katılacak öğrencilerle ders yapmak ve çalışmak istiyorum.” 



Özge Akbulut, Sabancı Üniversitesi’nin ilk öğrencilerinden. MIT’de “Rektörlük Onur Bursu” ile doktorasını yaptı ve mezun olduğu okuluna öğretim üyesi oldu. Özge, öğrenciliğindeki başarısını akademik kariyerinde de sürdürüyor. L’Oreal Türkiye’nin UNESCO ile birlikte başarılı bilim kadınlarına verdiği bursu bu yıl alan 6 kişiden biri oldu.

Üniversiteye giriş sınavından söz ediyorduk. Bütün hayatın 1 soruya, 2 soruya bağlı oluyor dedik. Sabancı Üniversitesi’nin farkını anlatıyordun.

Ama burada öyle değil, bir kere girdin içeri, işletme fakültesine girsen bile mühendis olabiliyorsun veya tam tersi. Dolayısıyla, öğrencilere gerçekten ne yapmak istiyorsan, en iyi ne yapabiliyorsan hadi onu bul ve onu yap denen bir ortam var. Bu sistemin daha başarılı kullanılması lazım.
Gönülden de o geçiyor ki, bu hevesten bahsettik ya, hani ’99 yılında Sabancı Üniversitesi’ne gelen o ilk 250 kişinin başka bir şey vardı içinde dedik. Ben onun devam etmesi gerektiğini düşünüyorum. Hatta şunu da çok açık söylüyorum, “içinizde hayatınıza işinize karşı bir heves yoksa gelmeyin. Burası zaten özel bir üniversite, yani sıralı yazdım, kısmetime bu çıktı diye tercih yapılacak bir yer değil. Bu sistemin yanı sıra çok büyük bir fiziki yatırım da var,  bunu kullanmaya niyeti olmayan öğrenci Sabancı Üniversitesi’ne gelmesin. Birlikte yaratmaya ve geliştirmeye katılacak öğrencilerle ders yapmak ve çalışmak istiyorum.  Şanslıyım da galiba yüksek lisans ve doktora öğrencimin yanı sıra beş çok hevesli lisans öğrencisiyle yavaş yavaş çalışmaya başladım.

Mademki herkesin okuyabildiği bir platformda konuşuyoruz, yine kısmen malzeme mühendisliğiyle de alakalı olduğu için Nanoteknoloji yüksek lisans tezli-tezsiz programı açılacağını da söyliyeyim.



Hem tezli, hem tezsiz nano teknoloji yüksek lisans programı açılıyor.
YÖK’e başvuruda bulunuldu, umuyorum ki Eylül ayında bu eğitime de başlayacağız. Aynı zamanda enerji için de açılıyor. Bilime bakış demiştiniz?

Evet, genç bir bilim insanı olarak bilime bakışını anlatabilir misin?
Bilime bakışta her genç benim gibi düşünmüyor ama ben tabii kendi bakışımın doğru olduğunu düşünüyorum (gülüşmeler). Bilim ile ilgili şu anki fikirlerim asıl olarak doktora sonrası araştırmalar sırasında oluştu diyebilirim. Yani doktora sonrası araştırma çalışmaları yaparken bilime ilişkin bakış açım epey değişti. Doktoramı yaptıktan sonra Harvard’da çok ünlü bir profesörle çalıştım. George Whitesides, şu an kimya yapmasa da, dünyadaki en tanınan kimya profesörlerinden biridir. Whitesides laboratuvarında yaptığınız aşağı yukarı bütün projelerin ürüne dönüşüyor olması lazım. Grubuna katılmak için George ile mülakata gittim. 6-7 aylık hamileyim ve görüşmeye sabah 7:30’da gittim. George’un yalnızca o saatleri boş oluyordu. Ben proje konuşacağız zannediyorum,  o ne yapmak istiyorsun diye sordu. Ben de  Türkiye’ye dönmek istiyorum, hatta o zaman ona da söylemiştim, lisansı bitirdiğim üniversiteye dönmek istiyorum, dedim.  Türkiye’de şu an hem fonlama açısından, hem bilimsel gelişim açısından iyi bir eğilim olduğundan söz ettim. Önce tamam olur, güzel dedi. Ondan sonra da bana ünlü olmayı isteyip istemediğimi sordu.



Ünlü olmak istiyor musun? Enteresan bir soru gerçekten.
Şimdi bu soruyu bana sormak çok yersiz, ki sonra kendisi de kabul etti, ben tabii ki ünlü olmak istiyorum. (Gülüşmeler) Hani ben bilim yapıyorum ve ünlü olmak istemiyorum zaten yan yana düşünülemiyor, bizim başarı ölçütlerimizden biri zaten takip ediliyor olmak.

Bilimsel başarı ünlü olmayı da gerektiriyor doğal olarak.
Başka bir tür ün ama, makalelerinize ne kadar atıf aldığınızın ünü… Sonra ikinci soru geldi; “peki zengin olmak istiyor musun?”  Zengin olmak… o zamanlar tabii biraz daha farklı bakıyordum, evet, çocuğumun okul masrafını veya makul istekler için para bulmayı dert etmeyeceğim düzeyde bir zenginlikten bahsettim.  O da bana “zengin olmak istemezsen bu hayatta başarılı olamazsın. Eğer yaptığın bilim zenginlik üretmiyorsa başarısızsındır.” dedi.  Bu arada, zenginlikten kastettiği sadece para değil iş alanı yaratmayı, dünyanın sağlık sistemine yeni bir bakış açısı getirmeyi de zenginlik olarak görüyor. Zaten, “sonunda parayla ne yaptığın umrumda değil ama o para kazanılacak” da dedi.

Öncelikle önemli bir problem belirliyorsunuz sonra da bunu en ucuza ve en kolay nasıl çözerim diye düşünmeye başlıyorsunuz. Düşük maliyet ve kolay kullanım özellikle üçüncü dünya ülkeleri için çok önemli.
 
Düşük maliyet ve kolay kullanım. Bunu biraz açar mısın?
Çünkü neden? Üçüncü dünya ülkelerinde eğitimli eleman kaynağınız yok, aleti kullanmak 3-4 adımda gerçekleşiyorsa, verim alınamıyor. Düşük maliyetli olması da lazım, örneğin sağlık alanında eğer bir testten bahsediyorsak test başına maliyetin düşük olması gerekiyor Bir de, insanlar birkaç işi bir arada halledebilen aletler kullanmak istiyorlar.

Bu bahsettiğim parametreler kaynak sıkıntısı çeken ülkelere uygun görünse de aslında aynı tasarım parametreleri Avrupa ve Amerika için de geçerli. Yani öyle ki, doktora gittiğiniz zaman, örneğin kan değerlerinizi düşük maliyetli bir test sonrası doktora sunabilirseniz, sağlık hizmetlerine başka türlü bir çözüm getirmiş oluyorsunuz. Bir; kendi kendimize kullanabileceğimiz düşük maliyetli aletler ana laboratuvarlardaki yükü azaltıyor. Çünkü o testi, kanını alıp bir hemşire laboratuvara gönderse, bu testler daha uzun uzun testler, ama siz bunları direkt söyleyebilirseniz bunlar daha kısalıyor. Yani aslında Avrupa’daki sağlık sisteminde de, (çünkü biliyorsunuz vergi üzerinden çalışıyor), bu hizmeti vatandaşlarına devlet vermek zorunda. Aslında orada da devlet o hizmeti vatandaşına en ucuza, en etkili şekilde vermeyi amaç edinmeli. Yani aslında bizim Afrika ülkeleri için düşündüğümüz dizayn parametreleri, tasarım parametrelerinin aynıları aslında Avrupa’da ve Amerika’daki daha zengin insanların kullanabileceği sisteme de çok uygun. Yani mesela hasta başı tanı cihazları çok popüler. Mesela evde kan şekerini ölçtüğünüz alet. Bu alet diyabet hastaları için çok büyük bir kolaylık getirmiş durumda. İnsanlar istiyorlar ki kan şekerini kendi kendine takip etsinler... Edebiliyor musun şu anda? Edebiliyorsun. Başka şeyleri de takip edebiliyor olsak, hasta bakımını gerçekleştiren doktorların elinde çok daha fazla, çok daha iyi kararlar verebilecek veriler olacak o zaman.

Dolayısıyla, benim araştırma alanım da tamamen işte böyle üçüncü dünya ülkelerindeki sağlık problemleri üzerine değil de daha Avrupa’da, Amerika’daki veya  Türkiye gibi, (Türkiye’ye de sağlık sektöründe gelişmiş bir ülke diyebiliyorum) bu ülkelerdeki parametrelerimiz nedir’in üzerine kurulu. Ben bizim ülkelerimiz için bu tanı cihazlarını veya tanı ve tedavi cihazlarını yapmak istiyorum, yani ... yüzde 50’sinden fazlası o işte medikal tanı ve tedavi cihazları üzerine ayırmayı düşünüyorum; yani şimdi de zaten başvurduğumuz fonlar da o yönde. Ama ucuz olması da çok önemli, gerçekten daha fazla insana ulaşmak istiyorum.

Evet, bilime bakışın bu.
Çünkü vergi alıyorsunuz, yani bize o fonlamayı kim yapıyor? Bu ülkenin veya Avrupa Birliği vatandaşlarının vergileri…
Biraz daha geriye çekilip bakarsak, insan niye vergi verir? Daha iyi koşullarda yaşamak için. Dolayısıyla, eğer insanlar paralarını size emanet ediyorlarsa, tabii ki bunun dağıtımını TÜBİTAK veya başka kurumlar yapıyor ama, bilim insanlarının da dünyayı daha iyi bir yer haline getimek için çalışmaları gerekiyor. Özetle, toplum odaklı bilimi savunuyorum. Hatta lise yaz okulunda bu konu üzerine de ders vereceğim.

İnsanlar daha iyi bir gelecek için vergi verirler değil mi?
Evet. Biz de o parayı alıyorsak, topluma karşı bir borç var ortada, yani onun sorumluluğunun üzerimizde olması gerektiğini düşünüyorum.



Söyleşinin sonuna geldik. Biraz da başarılarından söz etsek diyorum. Sabancı Üniversitesi’nde lisans eğitimini bitirdikten sonra doktora için gittiğin Massachusetts Institute of Technology’de (MIT) o kurumun en prestijli bursu olan “Rektörlük Onur Bursu”nu aldın. Dünyada her yıl 120 kişiye verilen bu bursu alan diğer kişiler gibi sen de MIT’deki eğitimin boyunca Rektörlük Onur Konseyi Üyesi oldun.  Bir de çok taze bir başarın var. 10 Mayıs’ta töreni yapılan L’Oreal Türkiye’nin UNESCO işbirliği ile her yıl başarılı bilim kadınlarına verdiği bursu bu yıl alan 6 kişiden biri oldun. 
Evet, bu yılki L’Oreal-UNESCO bursu üç malzeme bilimi, üç de biyoloji alanında çalışan kadına verildi. 10 Mayıs’ta töreni yapıldı. Daha önceden de Sabancı Üniversitesi’nden L’Oreal bursunu alan çok bilim kadını var: Canan Hoca, Selmiye Hoca, Gözde Ünal ve Gözde İnce Hocalar… Dolayısıyla, bu yıl da Sabancı’da kaldı yine.

Bu yıl sen varsın Sabancı’dan, başka kimse var mı?
Sabancı’dan ben varım, diğer iki malzemeciyi tanımıyorum. Biyolojicilerden biri de yine ‘99 yılında Sabancı’ya giren, benim liseden itibaren oda arkadaşım olan Öznur Taştan, şimdi o da Bilkent bilgisayarda hoca. Yani 6 kadından ikisi Sabancı Üniversitesi mezunu.

Bu güzel ve bilgilendirici sohbet için teşekkür ederim Özge.