Doç. Dr. Meral Yüce: Görünmeyen Moleküler Etkileşimleri Ölçülebilir Bilgiye Dönüştürüyoruz

ana görsel

Sabancı Üniversitesi Nanoteknoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi’nde (SUNUM) Lider Baş Araştırmacı olarak çalışan Doç. Dr. Meral Yüce’nin araştırmalarının merkezinde, gözle görülmeyen biyolojik veya kimyasal bir etkileşimin güvenilir ve seçici bir bilgiye nasıl dönüştürülebileceği sorusu yer alıyor. Başka bir deyişle, ekibiyle birlikte hastalık belirteçlerinden pestisitlere, ağır metallerden ilaçlara ve bakterilere kadar farklı hedefler üzerinde çalışıyorlar. Ancak hedefler farklı olsa da yaklaşımları aynı: doğru tanıma molekülünü seçmek, uygun yüzeyi tasarlamak ve oluşan sinyalin gerçek anlamını doğrulamak.

 

 

Dr. Yüce, ülkemizde akademik kariyerini sürdürürken, uluslararası burslar ve araştırma projeleri vasıtasıyla Cambridge, Leeds ve Imperial College gibi saygın üniversitelerde çalışma olanağı buldu. Bu deneyimlerin akademik vizyonunu olgunlaştırdığını ve bilime yaklaşımını yeni bir perspektiften değerlendirmesine imkân sağladığını belirten Dr. Yüce, akademik çalışmalarını Türkiye’de sürdürmeyi tercih ettiğini söylüyor ve bu kararı almasına yol açan nedenleri şöyle açıklıyor: “Kendimi kişisel ve akademik olarak en çok Türkiye’ye ait hissettim. Burada edindiğim birikimi araştırmaya, iş birliklerine ve genç bilim insanlarının gelişimine dönüştürebildiğim, aynı zamanda uluslararası bilim dünyasıyla bağlarımı sürdürebildiğim bir ortam buldum” diyor.

Kendisine başarılarının sırrını sorduk. Yanıtları pek çok akademisyen için zihin açıcı ve yol gösterici nitelikte.

 

 

Başarılı bir ekip çalışması için ne gibi unsurlar gerekiyor?

Benim için ekip kurarken karakter, çalışma disiplini ve iş ahlakı belirleyicidir; teknik bilgi zamanla geliştirilebilir, ancak dürüstlük, sorumluluk ve güvenilirlik vazgeçilmez niteliklerdir. Biyoloji, kimya, fizik, malzeme ve bilgisayar mühendisliği gibi farklı alanlardan gelen çok sayıda genç araştırmacıyla yürüttüğüm projeler, güçlü ekiplerin birbirine benzeyen değil, birbirini tamamlayan insanlardan oluştuğunu gösterdi. Böyle bir yapıda açık iletişim kurmak, bilgiyi paylaşmak, eleştiriyi kişiselleştirmemek, üstlenilen sorumlulukları zamanında yerine getirmek ve herkesin gelişimine alan açmak gerekir. Benim için iyi bir ekipte emeğin yükü de başarısı da paylaşılır.

Akademik çalışmalarınızda kadın-erkek eşitliğine çok önem veriyorsunuz. SUNUM’da bu hedefinize ulaştınız mı?

Kendi araştırma grubumda bu dengeyi büyük ölçüde kurduğumuzu düşünüyorum. Ancak eşitliği yalnızca kadın ve erkek araştırmacıların sayısal olarak dengeli biçimde temsil edilmesi olarak görmüyorum. Sorumlulukların, bilimsel görünürlüğün, karar süreçlerine katılımın ve gelişim fırsatlarının adil biçimde paylaşılması da aynı ölçüde önemli. Amacım, eşitliği özel bir uygulama olarak değil, gündelik çalışma kültürümüzün doğal bir parçası hâline getirmek.

Kanser tedavisinde hedefe yönelik ilaç taşıyan nanoparçacıklar uzun zamandır tartışılıyor. Sizce bu teknolojilerin gerçekten rutin klinik uygulamaya geçmesi için ne kadar süre gerekir? 

Bu teknolojiler için tek bir süre vermek doğru olmaz; klinik geçiş, sistemin bugün ulaştığı olgunluk düzeyine bağlı olarak yıllar sürebilir. Laboratuvarda umut verici bir sonuç elde etmek yalnızca başlangıçtır. Güvenlik, etkinlik, tekrarlanabilirlik ve üretilebilirlik aşamalı olarak doğrulanmalıdır. Düzenleyici süreçler, uzun vadeli finansman ve uzman insan kaynağının korunması da bu süreyi belirliyor. NanoBio4Can araştırmacılarımız bu sürecin farklı bilimsel basamakları üzerinde çalışıyor.

 

 

NanoBio4Can, uluslararası, disiplinlerarası, sektörlerarası bir program. Sizin koordinatörlüğünüzde yürütülüyor. Türkiye’nin önde gelen ev sahibi dört araştırma merkezi ve uluslararası ortak kuruluşlar arasında işbirliğini sağlarken ne gibi sorunlarla karşılaşıyorsunuz?

NanoBio4Can, Avrupa Birliği ve TÜBİTAK tarafından desteklenen ve SUNUM koordinasyonunda yürütülen bir MSCA COFUND projesi. Uluslararası ölçekte, şeffaf değerlendirme süreçleriyle seçilen 15 ülkeden 24 doktora sonrası araştırmacıyı, SUNUM, İzmir Biyotıp ve Genom Merkezi, TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi ve Koç Üniversitesi Translasyonel Tıp Araştırma Merkezi’nde iki yıl süreyle ağırlıyoruz. Dört kurumdan 45 akademik mentörle kapsamlı bir araştırma ve eğitim programı yürütüyoruz. 

Bu ölçekte bir programda bazen aynı sorunun dört kurumda dört farklı karşılığı olabiliyor. Benim rolüm, bilimsel hedefleri izlemenin ötesinde farklı kurumların ortak standartlar ve karşılıklı güven içinde çalışmasını sağlamak. Farklı idari yapıları aynı zeminde buluşturmak, bilimsel koordinasyon kadar sabır, müzakere, risk yönetimi ve ortak karar alma becerisi de gerektiriyor.

LignoNano projeniz bağlamında yüksek hassasiyete sahip ve sahada kullanılmaya uygun bir analiz cihazı (RAMAN) ne zaman geliştirilebilir? Çalışmalarınız hangi aşamada? Ülkenin gıda ihracatına olumlu etkisi ne zaman görülecek?

TÜBİTAK 1004 kapsamındaki LignoNano projesinde amacımız, gıdalardaki pestisit kalıntılarını hızlı bir biçimde tarayabilecek bir Raman sistemi geliştirmek. Bunun için temiz oda koşullarında üretilen yüksek hassasiyetli nanoboyutlu sensör yüzeylerini, örnek hazırlama adımlarını, pestisitlerin kendilerine özgü spektral “parmak izlerini” ve yapay zekâ destekli veri yorumlamayı tek bir sistemde birleştirmeyi hedefliyoruz. Proje ortağımız NanoSolar Ltd. ile kurduğumuz Raman düzeneğiyle 14 pestisite ait bir spektral kütüphane oluşturduk ve geliştirdiğimiz yüzeyleri gerçek gıda örneklerinde test ettik. 

2026 yılı sonunda saha koşullarında test edilebilecek bir prototipe ulaşmayı hedefliyoruz. Sistem mevcut referans analiz yöntemlerinin yerini almak yerine pestisit kalıntılarının hızlı ve yerinde ön taramasını sağlayacak. Gıda ihracatına katkısı ise saha doğrulaması, standardizasyon ve mevzuata uyum süreçlerinin tamamlanmasının ardından değerlendirilebilecek.

Öğrencilerinizin ileri çalışmalar ve  multidisipliner deneyim  için yurt dışına çıkmalarını gerekli görüyorsunuz sanıyorum. Peki akademisyenlerin geri dönmeleri için gerekli koşulları ülkemiz sağlayabiliyor mu? 

Uluslararası deneyim, genç bilim insanlarının farklı araştırma kültürlerini tanıması ve kalıcı bilimsel ağlar kurması açısından çok değerli. Ancak geri dönüş kararında aidiyet kadar, araştırmacının çalışmalarını hangi koşullarda sürdürebileceği de belirleyici oluyor. Türkiye’de güçlü araştırma altyapısına ve nitelikli araştırma ortamına sahip kurumlar bulunuyor. Bu imkânların daha yaygın ve uzun vadeli hâle gelmesi, yurt dışında edinilen deneyimin ülkemizde yeni araştırmalara dönüşmesini kolaylaştıracaktır. 

Sizce Türkiye'de genç araştırmacıların önündeki en büyük engel kaynak eksikliği mi, yükseköğretim politikaları mı, yoksa başka bir şey mi?

Bence en kritik eşik, doktora sonrasında bağımsız araştırmacılığa geçiş süreci. Nitelikli danışmanlık, objektif değerlendirme süreçleri ve genç araştırmacının kendi bilimsel sorularını geliştirerek ilk araştırma grubunu kurabilmesine imkân veren destekler burada belirleyici. Türkiye’nin güçlü insan kaynağının ve araştırma altyapısının kalıcı başarıya dönüşmesi için doktora sonrasında güvenilir kariyer yollarının çeşitlendirilmesi ve güçlendirilmesi büyük önem taşıyor.

Türkiye'nin nanobiyoteknoloji alanında uluslararası rekabet gücünü artırması için nelere öncelik verilmesi gerekir?

Benim gözlemime göre, Türkiye’nin nanobiyoteknoloji alanındaki rekabet gücünü artırmasında mevcut bilimsel birikimin uygulamaya daha güçlü biçimde aktarılması önemli. Özellikle sağlık teknolojileri, tanı sistemleri, ilaç taşıma platformları ve gıda güvenliği alanlarındaki çalışmaların prototip ve ürüne dönüşmesini destekleyen mekanizmalar güçlendirilebilir. Akademi, sanayi, sağlık kuruluşları ve ilgili kamu kurumları arasındaki işbirliklerinin erken aşamada kurulması; standardizasyon, ölçeklendirme, fikrî mülkiyet ve mevzuat süreçlerinin birlikte ele alınması da büyük önem taşıyor. Benim için asıl ölçüt, laboratuvarda çalışan bir yöntemin gerçek örneklerde, farklı kullanıcılarla ve üretim koşullarında da güvenilir ve tekrarlanabilir sonuç verebilmesidir.

 

 

Nanobiyoteknolojinin önümüzdeki 15 yılda insan yaşamını değiştireceğinden şüphe yok. Sizce tarihe geriye dönüp baktığımızda bu dönemi hangi keşifle hatırlayacağız? Ve o keşifte bugün SUNUM laboratuvarlarında yapılan hangi çalışmalarınızın izini göreceğiz?

Bence önümüzdeki on beş yıl, tek bir çarpıcı keşiften çok, biyolojik süreçleri moleküler düzeyde okuyabilen ve bu bilgiyi kişiselleştirilmiş tanı ve tedaviye aktarabilen bütünleşik nanobiyoteknolojik sistemlerin gelişmesiyle hatırlanacak.

SUNUM’da geliştirdiğimiz nanoboyutlu algılama yüzeyleri ve moleküler etkileşimleri gerçek zamanlı izleyen analitik yöntemler bu dönüşümün yapı taşları arasında yer alıyor. Bu alandaki katkımızın yalnızca geliştirdiğimiz teknolojilerle değil, yetiştirdiğimiz araştırmacılar ve onların bilim yapma biçimiyle de kalıcılaşacağına inanıyorum. Yetiştirdiğimiz araştırmacıların bir gün bizi aşması da bu mirasın en güzel tarafı olur.

Kaynaklar: 

https://www.sabanciuniv.edu/rehber/KisiselBilgilerCV.php?sicil=2026&dil=Tr

https://www.youtube.com/watch?v=XxBmKONYqts

https://www.youtube.com/watch?v=tn6qrAcvxHs

https://www.youtube.com/watch?v=LscFx6F0cKU

https://www.researchgate.net/lab/Meral-Yuece-Lab

https://sunum.sabanciuniv.edu/tr/projeler/yasam-bilimleri