Dünyaya 3-5 kere de gelsem her seferinde yine ekonomi okurdum

Kemal Derviş: “Üniversite, belki de en sevdiğim bir ortam.  Üniversitede olduğum yılları büyük bir zevkle hatırlıyorum. Seçtiğim daldan çok memnunum. Ekonomi çok ilginç bir ihtisas, bir uğraşı alanı. Dünyaya 3-5 kere de gelsem her seferinde yine ekonomi okurdum.”  

“… ve kendi öğretmenlerimi de büyük sevgiyle anıyorum, çok tatlı ilkokul öğretmenlerim olmuştur. Öğretmenlik yapmak, gençlerle bir arada olmak belki de hayattaki en güzel, insanı en mutlu edebilecek meslek.”


Kemal Derviş yaklaşık beş yıldır Sabancı Üniversitesi’nin Uluslararası Danışma Kurulu (UDK) Üyesi. Pozitif kişiliği, profesyonelliği, güler yüzü, neşesi ve doğal nezaketinden ötürü Kemal Bey ile çalışmak insana şevk veriyor. Ekim ayındaki UDK toplantısı sırasında görüşme fırsatı bulduğumuz Kemal Derviş, 2013 yılının son konuğu oldu. 

Kemal Bey ile üniversite hayatına ve eğitime bakışını, Sabancı Üniversitesi ile neredeyse yirmi yıl öncesine dayanan geçmişini, Avrupa Birliği ve dünyanın süper ekonomilerini ve Türkiye’nin konumuna ilişkin değerlendirmelerini konuştuk.  Ders niteliğindeki bu söyleşinin ilk bölümünü bu hafta, ikinci bölümünü ise haftaya okuyabileceksiniz.


Çarşamba Sohbetine hoşgeldiniz Kemal Bey. İlk sorum çok kısa: Üniversiteyle ilişkiniz nedir?

Üniversite, belki de en sevdiğim bir ortam. Üniversitede olduğum yılları büyük bir zevkle hatırlıyorum. Lisans ve yükseklisansımı Londra İktisat Okulunda, London School of Economics’te yaptım. Bu seçimimden ötürü mutlu bir insanım. Bana “Kemal, bir daha dünyaya gelsen ve üniversiteye gitsen ne okursun?”  diye sorsanız, bu soruya cevabım yine ekonomi olur. Seçtiğim daldan çok memnunum. Ekonomi çok ilginç bir ihtisas, bir uğraşı alanı. 

Ama tabii herkes için bu öyle olmuyor, bazı öğrenciler aslında sonradan çok başka bir ilgi alanını keşfediyorlar. Dolayısıyla sanıyorum ilgi alanının seçiminde öğrencilere biraz zaman tanımak, Sabancı Üniversitesi’nin de yaptığı gibi esnekliği yüksek tutmak son derece iyi bir şey. Çünkü insan en değerli, en verimli yıllarını üniversite öğretiminde geçiriyor. Ondan sonra esas ilgisinin çok farklı bir alanda olduğunu keşfederse biraz zor oluyor. Onun için iyi düşünmek, ona göre seçim yapmak önemli. 

Ben şanslıyım o bakımdan, dediğim gibi, 3, 4, 5 kere de dünyaya gelsem 3, 4, 5 kere iktisat okurdum. Belki tek yanlı bir tarafı var ama diğer mesleklere büyük saygım var tabii. Bir tıp doktoru mesela müthiş bir şey, insanların hayatına direkt yardımcı olmak, kurtarmak. Bir mimar, eseri görünüyor, elle tutuluyor. Bir hukukçu, hukuk çok önemli tabii, hukuk düzeni, hukuk devletinde yaşayabilmek. Mühendis, tabii mühendis olmadan teknoloji gelişmez. Yani her alanda çok ilginç meslekler var ama, ben şahsen ekonomiyi çok seviyorum, ekonominin tarihini seviyorum, tarihsel açıdan bakmayı da seviyorum, matematiksel modelleri de çalışmayı seviyorum.

Daha sonra, doktorayı Amerika’da Princeton’da büyüme modelleri üzerine yaptım. Birçok yerde ders verdim. Hem doktora döneminde asistan olarak, ondan sonra Hacettepe’de, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde uzunca bir süre, Princeton’da sonra yeniden öğretim üyesi olarak. Bir ara tatillerimi birleştirip Bilkent’e geldim ve 5 ay Bilkent’te misafir öğretim üyesi oldum. Ve şimdi de her ne kadar zorunlu gidip gelmeler yüzünden ders veremiyorsam da Sabancı Üniversitesi’nin çok çeşitli faaliyetlerine katılabilmek, hem eğitim, hem araştırma düzeyinde deneyimlerimi üniversitelilerle paylaşmak hoş oluyor. 

İstanbul Politikalar Merkezi büyüyen, gücünü göstermeye başlayan bir araştırma kurumu oldu, orada çalışmak da hoşuma gidiyor.

Dolayısıyla, üniversiteyle bağlantım hayat boyunca pek kopmadı. Amerika’da da Columbia Üniversitesi’nde 6 tane ders veriyorum, yani 6 tane lecture (konferans/konuşma) veriyorum, o da dünya ekonomisi üzerine. Oradaki öğrenciler de çok ilginç. Geçen sene yükseklisans dersinde 22 farklı ülkeden gelen 35 öğrenci vardı yani çok renkli uluslararası bir öğrenci profili.

Gençlerle ilişkiniz gayet sıcak. Görebildiğim kadarıyla son derece yoğun temponuzun arasında koştururken bile bir genç gelip de bir şey sormak istediği zaman, durup hemen dikkatinizi ona veriyorsunuz. Öğretmenliği seviyorsunuz. Bu duruma birkaç kere şahit oldum, gençlerle konuşurken gözleriniz parlıyor. 


Öğretmenlikten gelen bir şey. Aslında ben lise ve ortaokul, hatta ilkokul öğretmenlerini de çok takdir ediyorum. Ve kendi öğretmenlerimi de büyük sevgiyle anıyorum, çok tatlı ilkokul öğretmenlerim olmuştur. Öğretmenlik yapmak, gençlerle bir arada olmak belki de hayattaki en güzel, insanı en mutlu edebilecek meslek.

Peki hayatınızı, hayata bakışınızı etkileyen bir öğretmeniniz oldu mu? 

Çok oldu, ama belki de en başta aklımda kalan Melahat Hanımdı. Büyükada  Devlet İlkokulunda, öğrencileri çok seven, çok da ciddi çalıştıran heyecanlı bir Atatürkçü öğretmenimizdi Melahat Hanım. Her zaman sevgiyle anıyorum kendisini. Bana birçok şeyi öğretmiştir. Bütün ayrıntıları hatırlamam mümkün değil ama, Melahat Hanım benim hayatımda olumlu etkisi olmuş olan ve her zaman hatırladığım biridir. 

Sabancı Üniversitesi’ni ilk olarak ne zaman duydunuz? 

Arama toplantısında. Sanıyorum ilk arama toplantısıydı, ona katıldım. Üniversite daha bir tasarı halindeydi, yani karar verilmişti ama eğitim sistemi ve kurumun yapısına ilişkin çalışmalar Güler Hanımın başkanlığında yapılıyordu. 

1995 yılı Ağustos ayında yapılan toplantıdan söz ediyorsunuz sanırım. 

Evet o tarihteki arama toplantısında. Dolayısıyla üniversiteyle en başından ilişkim var.

Üniversitenin kuruluşunda bir şekilde katkınız var diyebiliriz. 

Arama toplantısında vardım ve tabii çok heyecanla katıldım, güzel bir toplantı olmuştu. O zamandan bu yana bağımız bir şekilde devam etti. Hatta, Bakan olmadan önce üniversiteyle daha formel bir ilişki olsun mu diye üniversite yönetimiyle konuşmuştuk, ama ondan sonra Bakan oluverdik, o konu da kaldı. 

Klasik eğitimde öğrenciler sınıfta oturuyor, öğretmen ders anlatıyor. Aynı mekanda bir arada oluyorlar.  Ama şimdi artık bilgiye her şekilde ulaşmak mümkün. Dünya geneline baktığımızda eski sistem artık geçerliliğini yitiriyor mu? 

Bunu Danışma Kurulunda da tartıştık bu yılki toplantımızda. Çok ciddi bir devrim karşısındayız, teknoloji devrimi. Bunu tahlil edenler, araştıranlar var. Eğitim ve öğrenim artık eskisi gibi olmayacak. Bu kesin. Ama bazı konularda ciddi fikir ayrılıkları var. Örneğin, bazı gençler bir taraftan televizyon seyrediyor, bir taraftan bilgisayar veya IPad’lerinde bir internet sitesinden öbürüne geçiyor, bir yandan da matematik ödevi yapıyor. Klasik anlayışta bu mümkün değil, bu üç eylemi birden yapmak biraz zor. Eğitimcilerin o konuda fikir ayrılıkları var. Bazıları diyor ki, evet, beyin buna alışabiliyor ve artık yeni beyinler, yani bunu sık sık yapanlar hakikaten iki veya üç işi birden yapabiliyor. Ben hala buna ikna olmuş değilim, yani şahsen beni bu konuda henüz kimse ikna edemedi. Ama şunu da kabul etmem lazım: İnsan beyni gelişmekte olan bir şey. Yani birtakım yeni teknolojiler insanın beynini de değiştirebilir. Ben bir şeyi okurken, aynı zamanda televizyon seyredemiyorum. Televizyon açık olabilir, hiç dikkatimi çekmez, sesi de düşük olur, o zaman kitap okurum veya iktisat hesaplarına dalmış olabilirim. Ama hem televizyonda haberleri seyretmek, hem de ciddi bir kitabı okumak, bunları bir arada yapamam.

Ben de gördüm, bazı çocuklar yapabiliyorlar.

Evet bunu yapabilenler var. Gençler belki beyinlerini alıştırabiliyor, yani beyinlerde yeni bir esneklik gelişiyor, bir alışma meselesi. Dolayısıyla, bu olamaz demiyorum; bu bir.

İkincisi: Sınıfta olup olmama meselesi. Hiç kuşkusuz müthiş bir imkan var artık; Hong Kong Üniversitesi’nde, Tokyo Üniversitesi’nde verilen bir dersi Türkiye’de Sabancı Üniversitesi’nde olan bir öğrenci takip edebilecek. Aynı şekilde Hong Kong’daki ya da Berlin’deki Alman veya Çinli öğrenci de Sabancı Üniversitesi’nin bir hocasının dersini dinleyebilecek. Bu tabii çok büyük bir imkan, 20 yıl önce düşünülmesi bile imkansız olan, yeni bir imkan. Bu sanıyorum eğitime yepyeni bir boyut katacak ve güçlendirecek, birçok hocadan, birçok perspektiften ders alabileceksiniz.  

Tabii aşırıya da kaçmamak kaydıyla. Örneğin, bir öğrenciyi düşünelim, evinde yaşıyor, annesinin, babasının evinde diyelim veya kendi evinde, bütün derslerini internet üzerinden alıyor, dünyanın en iyi hocalarına ulaşabiliyor, dünyanın en önemli makalelerini istediği anda bilgisayarında okuyabiliyor, fakat başka öğrencilerle veya birebir bir öğretmenle hiçbir bireysel ilişkisi yok, hiçbir zaman bir araya gelmiyor. Bana göre bu şartlar altında öğrenci iyi bir eğitim almış olmaz. Eğitimin önemli bir parçası, öğrencinin arkadaşlarıyla ya da öğretmeni ile konuşup, tartışarak fikir alışverişinde bulunması, soru sorabilmesidir. 

Ekonomiden bir örnek vereyim: Cari açık Türkiye’de yüksek, dışarıdan gelen sermayeye ihtiyacımız var. Türk Lirası’nın değerini korumak için faizi artıralım denilebilir. Peki ama faizi artırdığımızda sıcak para daha fazla gelecek, daha fazla gelince cari açığımız daha çok büyüyecek, çünkü TL değerlenecek, ihracat düşecek, ithalat artacak. Bu faiz artışıyla Türk ekonomisini daha da kırılgan bir hale getirmiş olacağız. Bu durumda ne yapılmalı, faizi düşürmek mi lazım? Düşürürsek bu kez de sermaye kaçar, yine sorun olur. Bu konuda bizi biraz daha bilgilendirin, sorunu biraz daha açalım, aramızda tartışalım, konuşalım diyebilmeniz lazım eğitimcinize. Bunu sanal olmayan bir ortamda yapmanın bence çok yararı var.

İnsanların yakın olmalarının, bazen birbirlerine dokunabilmeleri, birbirlerinin yüz ifadesini görmelerinin eğitim için çok önemli olduğu kanısındayım. Dolayısıyla, evet, e-eğitim çok önemli, eğitime o boyutları katmamız lazım, ama eğitimin klasik unsurlarını yani sınıf, arkadaş, öğrenci topluluğu, öğretmen, öğretmen-öğrenci ilişkisini ortadan kaldırmak bence olmaz, olmamalı ve olmayacak.

Her şeyden soyutlanmış bir insanın tek başına bir mekanda bulunarak sanal ortamda aldığı eğitim yeterli olmaz sanırım.

Ama işte böyle birtakım sorular çıkıyor, bazı gençler saatlerce bilgisayarın önünden kalkmıyor. Dolayısıyla, bunu bir şekilde idare etmek, bazı kıstaslar ve yöntemler getirmek gerekecek. Bir eğitimcinin aynı zamanda bir sivil toplum lideri gibi olması, bence çok önemli.

Eğitimde dil ne kadar önemli; Türkçe mi olmalı, İngilizce mi olmalı, nasıl olmalı?


Dil konusu gerçekten önemli ve dünyada da gündemde. Aslında genç yaşta öğrenilen diller kolay öğreniliyor. Ben kendi tecrübemden biliyorum, Almancayı, Fransızcayı, İngilizceyi neredeyse hiçbir çaba sarf etmeden öğrendim. Fransızcayı okulda çok erken öğrendim. Annem bana Almancayı evde öğretti. 17 yaşımdan önce dört dil konuşabilmek hayatımda müthiş bir servet oldu. 

Bir toplantıda size çok özenerek baktığımı hatırlıyorum. Bir iki yıl önce sanırım TÜSİAD’ın bir toplantısında, Fransızca konferans veriyordunuz, sonra arada Almanca konuşmanız gerekti, sonra döndünüz İngilizce konuştunuz ve hepsini son derece akıcı bir şekilde konuştunuz. Etkileyiciydi gerçekten.

İşte o genç yaşta öğrenince oluyor. Ondan sonra daha ileri bir yaşta Arapça öğrenmeye çalıştım, başaramadım. İspanyolca öğrenmeye çalıştım, başaramadım. Fransızcaya çok benzediği için birazcık anlıyorum ama konuşamıyorum. Yaş ilerledikçe insan hafızasında hızlı bir kapasite düşüşü oluyor. Bu nedenle, dilleri gençken öğrenmekte büyük yarar var. Şimdi dil konusunda 3 tane önemli noktanın altını çizmek istiyorum.

Bir; insanın dili kendi kültürünün, aidiyetinin önemli bir unsuru. Dolayısıyla, hangi kültürden ve aidiyetten geliniyorsa o dili bilmek ve mümkün olduğunca iyi kullanabilmek çok önemli. Yani bir İtalyan Amerika’da yaşasa bile İtalyancayı iyi bilmeli. Türkçemize de her zaman büyük önem vermeliyiz. 

İkinci bir nokta; artık İngilizce bir dünya dili oldu. Bugün üniversite çağında olanlar için İngilizceyi bilmeden dünyada birçok şeyi takip etmek zor. Dolayısıyla, kişinin kendi ana diliyle birlikte mutlaka bir an önce İngilizceyi iyi öğrenmesi, iyi kullanabilmesi 21. yüzyıl dünyasında çok önemli. Çin’de de önemli, Rusya’da da, Arap ülkelerinde de, Türkiye’de de, Güney Amerika’da da… 

Üçüncü unsur; ne kadar dil biliyorsanız o kadar insanla çok yakın ilişki kurabiliyorsunuz. Türkiye’de Kürtçeyi tartışıyoruz. Kürtçenin çeşitleri var tabii ama, temelde bir Kürt dili var, Kürt aidiyeti de var. Bunu nihayet kabul ettik. Türkiye için önemli bir ilerleme. Dünyada bu konuda farklı deneyimler, farklı örnekler var. Kanada’da kendilerini İngiliz Kanadalı olarak kabul edenlerin yanı sıra Fransız Kanadalı olarak kabul edenler de var. İspanya’da, İsviçre’de ve daha birçok ülkede, tarihten, coğrafyadan gelen birkaç dil mevcut. Yani her ülke sadece bir dille yetinmiyor, başka diller de kullanılıyor, bunu kabul etmek lazım. Dengeyi çok iyi kurmak gerekiyor. Belki en güzel çözüm bir ülkede önemli olan dilleri mümkün olduğu kadar o ülkenin tüm vatandaşlarının konuşmasıdır.Yanılmıyorsam İsviçre’de iki İsviçre dilini bilmek liseden mezun olmak için şart.

Türkçe çok önemli bir dünya dili. Türkiye’de önemli olması doğal ama dünyada da önemli. Orta Asya’nın birçok bölgesinde Türkçeye yakın diller konuşuluyor, Azerbaycan’da Türkçe konuşuluyor. Türkiye kökenli vatandaşların kullandığı ve kullanmaya devam edeceği bir dil olduğu için,Türkçe artık Avrupa’da da önemli.

Aynı zamanda, madem ki Kürtçe Türkiye’mizde önemli bir dil ve Kürtçe diller Anadolu’da uzun zamandır önemli bir yer tutuyor, bu durumda bence sadece Kürt kökenli vatandaşların değil, Kürt kökenli olmayan vatandaşların da Kürtçeyi öğrenmelerinde büyük yarar var. Nasıl ki Alman İsviçreli, Fransızcayı öğreniyorsa, İzmir’de, Manisa’da belki Boşnak kökenli veyahut Yörük kökenli bir Türk vatandaşının da merak edip Kürtçeyi öğrenmesi bence çok yararlı olur. 

Dil bir zenginlik kaynağıdır, diğer insanları çok daha yakından tanıyabilme aracıdır. Ne kadar öğrenirseniz, ne kadar genç yaşta bunu yaparsanız hayatta hem o kadar mutlu olursunuz, hem de çalışmalarınızda başarılı olursunuz.

Dolayısıyla, eğitimde bir sürü dil olmasında fayda var diyorsunuz.

Evet. Tabii ki bir devletin çoğu zaman bir tek resmi dili  vardır.  Ama bazen bir devletin iki eğitim dili olabilir hatta üç eğitim dili de olabilir. Bu, ülkeden ülkeye göre değişir. Hatta zaman içinde de değişip en uygun şeklini alabilir. 

Devam edecek…