06/11/2026
Duygu Kuzuoğlu-Öztürk, 2025’ten bu yana Sabancı Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Moleküler Biyoloji, Genetik ve Biyomühendislik Programı’nda öğretim üyesi olarak çalışıyor. Bilimsel çalışmalarının önemli bir bölümünü prostat kanserinin moleküler mekanizmalarının anlaşılması ve yeni tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesi oluşturuyor.

Moleküler biyoloji ve genetik alanında yürütülen araştırmalar, hücrelerin işleyişinden genetik düzenleme süreçlerine kadar pek çok önemli soruya yanıt arıyor. Duygu Kuzuoğlu-Öztürk, RNA biyolojisi, gen ifadesinin düzenlenmesi ve kanser araştırmaları gibi alanlarda gerçekleştirdiği bilimsel çalışmalarla bu alanda fark yaratan öncü bilim insanlarından biri Özellikle RNA aracılı gen susturulması, hücresel protein sentezi ve kanserle ilişkili moleküler mekanizmalar üzerine yoğunlaşan çalışmaları, biyolojik süreçlerin anlaşılması ve yeni tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesi açısından fark yaratıyor.
Prostat kanseri yaygın bir hastalık
“Prostat kanseri dünyada ve Türkiye'de erkekler arasında oldukça yaygın görülen bir hastalık” diye konuşan Kuzuoğlu-Öztürk, “Günümüzde etkili tedavi yöntemleri olsa da zamanla hastaların bu tedavilere karşı direnç geliştirdiğini ve daha agresif bir hale gelen kastrasyona dirençli prostat kanseri adı verilen bir tipe dönüştüğünü görüyoruz” diyor.
Kuzuoğlu-Öztürk'ün 2026 yılında EMBO desteği alan “Beyond Transcription: A Non-Canonical Role for AR in Prostate Cancer” başlıklı projesi dikkat çekici. Bu projede prostat kanserinin gelişiminde önemli rol oynayan androjen reseptörünün (AR) görevleri araştırılıyor. Amaç, bu proteinin daha önce yeterince anlaşılmamış işlevlerini ortaya çıkararak yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine katkıda bulunmak.
Bu çalışmalar henüz doğrudan hastalarda kanıtlanmış bir tedavi sunmuyor ancak yeni tedavi stratejilerinin bilimsel temelini oluşturmayı amaçlıyor.
Kuzuoğlu-Öztürk’e Sabancı Üniversitesi’nde yeni kurduğu laboratuvarındaki çalışmalarını, çalışma koşullarını ve karşılaştığı güçlükleri sorduk.
Reyhan Oksay-Eğitim ve araştırma sürecinize baktığım zaman önce RNA biyolojisine ilgi duyduğunuzu, sonra kanser biyolojisi üzerinde çalıştığınızı görüyorum. RNA’ların protein üretimindeki rolüne odaklaklandıktan sonra hedefe niçin diğer kanser türlerini değil de prostat kanserini koydunuz?
Duygu Kuzuoğlu-Öztürk- Prostat kanseri, erkekler arasında görülen kanserlerin arasında 2. sırada yer alıyor ve maalesef hala günümüzde çok fazla hastanın ölümüne sebep oluyor. Dolayısıyla yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi çok kritik, bu da bizim için önemli bir motivasyon kaynağı. Son yayınlanan çalışmamda, prostat kanseri üzerine yoğunlaşmamın en temel sebebi kullandığımız molekülün prostat hücrelerinde çok etkili olmasıydı. Bu esnada prostat kanseri üzerine bilgi birikimim ve merakım arttı, dolayısıyla şimdiki projelerimiz de bu kanser odağında ilerliyor. Ancak aynı zamanda, kolon ve pankreas kanseri üzerine de çalışıyoruz.
Bütün bu çalışmalarınızın nihayetinde androjen reseptörü adı verilen çok önemli bir proteini saptadığınızı ve bu reseptörün üretimini engellemek için özel bir kimyasal molekülü kullandığınızı anlatıyorsunuz. Bütün bu buluşların çok titiz ve sabırlı bir laboratuvar çalışmasının ürünü olduğunu düşünüyorum. Bu süreçte rastlantının ve ekip çalışmasının rolü nedir?
Androjen reseptörünün prostat kanserindeki rolü senelerdir biliniyor ve şu anda hastalara uygulanan tedavi yöntemlerinin çoğu bu proteini hedefliyor, yani hücre içindeki bizim bildiğimiz fonksiyonunu bloke ederek, kanser hücrelerinin büyümesini engellemeye çalışıyor. Biz, bu çalışmada, androjen reseptörünün hücre içinde bugüne kadar henüz keşfedilmemiş, farklı bir rolünü araştırıyoruz. Bu fonksiyonun kanser hücresi için ne anlama geldiğini anlamaya ve bu fonksiyonu engelleyerek, yeni ve farklı bir bakış açısıyla prostat kanserinin durdurmayı hedefliyoruz.

Sabancı’da çok genç bir laboratuvarın yürütücüsü olarak çalışıyorsunuz. EMBO’dan aldığınız Installation Grants miktarı çalışmalarınızı sürdürmeye yetiyor mu? İlave fon bulmakta zorlanıyor musunuz?
Laboratuvarımız henüz 2 yaşını doldurmadı ve şu anda çalışmalarımızı 3 doktora, 5 yüksek lisans ve 2 de lisans öğrencisi ile yürütüyoruz. Moleküler biyoloji laboratuvarları özellikle sarf malzemesine, yani hücreleri büyütmek için gereken besiyerlerine, temel deneyler için kullandığımız enzimlere, antikorlara, kitlere, plastiklere çok bağımlı. Bu malzemeler olmadan çalışmalarımızı sürdürmemiz mümkün değil. EMBO Installation Grant, bu aşamada oldukça değerli bir kaynak olsa da tek başına kesinlikle yeterli değil. Laboratuvarımız şu anda hem TÜBİTAK hem de Sabancı Üniversitesi’nin iç fonlarıyla da ayrıca desteklenmekte. Bunun haricinde, tüm akademisyenler gibi, sürekli yeni fon arayışı içinde olduğumuzu da belirtmekte fayda var. Hem malzemelerin neredeyse tamamının yurtdışında ithal edilmesi, hem de yurtiçi bütçelerin oldukça kısıtlı olması, hayal ettiğimiz bazı deneyleri gerçekleştirmemizde bütçe engelleriyle karşılaşmamıza sebep olabiliyor. Dolayısıyla her zaman yeni kaynak peşindeyiz.
Moleküler biyoloji alanındaki çalışmalarda sarf malzemesi gereksiniminin çok fazla olmasından ve Türkiye’de çok sayıda malzemenin ithal edildiği gerçeğinden hareketle ne gibi sorunlar yaşıyorsunuz?
*Sarf malzeme ithalatı ve vergilendirilmesi bizim için maalesef en büyük sıkıntılardan biri. Bir malzemenin, Amerika ya da Avrupa’da bir laboratuvara gelmesi 2-3 gün sürerken, bizde bu süre 6-8 hafta civarında, bu da hem çalışma hızımınız yavaşlamasına hem de bazen yapabileceklerimizin kısıtlanmasına sebep oluyor. Özellikle bu sene yürürlüğe giren yeni gümrük kontrolleri işleri daha da zorlaştırdı, aracı firmalar zaten uzun sürede teslim ettikleri malzemeleri, gümrükten çekemedikleri için daha da geciktirmeye başladılar. Bunun haricinde araştırma için kullanılan her ürüne maalesef ülkemizde %20 KDV uygulanıyor, yurtdışında araştırma malzemeleri genelde tamamen vergiden muaf, bu da kısıtlı olan bütçelerimizin çok önemli bir kısmının yok olması anlamına geliyor.
Bilimsel çalışmaları ilerletmek gerçekten çok emek, zaman ve çaba istiyor. Bu gibi lojistik sorunları, malzemeye erişim gibi aslında önlenebilecek engelleri kaldırabilirsek, biz de dünya ile daha iyi rekabet edebilecek bir konuma gelebiliriz. Bu tip engeller, malzeme teslimi gibi konularda, olması gerektiğinden çok daha fazla zaman harcamamıza ve bilimsel odağımızın ister istemez kaymasına sebep oluyor. Oysaki en kıymetli ve yeri doldurulamaz şey zaman. Her şeyin mükemmel olduğu koşullarda dahi, sorduğumuz soruların cevaplarını bulmak zaten çok zor ve çok zaman istiyor. Dolayısıyla, zamanımızı bilimsel sorulara, projelere, öğrencilere, ortak iş birliklerine ayırmamız gerekiyor ki biz de dünyanın geri kalanı ile aynı kalitede bilim yapabilelim ve yayınlarımız aynı seviyedeki dergilerde yayınlanabilsin.
Destek bulabilmeniz için görünürlülüğünüzün artmasının gerekli olduğunu düşünüyorsunuz. Sesinizin duyulması için sizin ve üniversitenin ne gibi bir çaba sarf etmesi gerekiyor?
*Bilimsel çalışmaların nasıl ve kimler tarafından yapıldığının toplum tarafından bilinmesi gerektiğine yürekten inanıyorum. Bu hem bizim çalışmalarımızın destek bulabilmesi için, hem de yaptıklarımızın yeni kuşağa aktarılabilmesi, gençlerin bilimsel bakış açısını koruyabilmesi ve devam ettirebilmesi açından çok önemli. Sosyal medyanın bu konuda gençlere ulaşmak adına iyi bir araç olduğunu düşünsem de, bunun aktif ve doğru bir şekilde kullanılması özellikle önemli. Sabancı Üniversitesi’nin hem medya hem de sosyal medya platformlarını, üniversite bünyesinde yapılan çalışmaların topluma aktarılması, laboratuvar ortamlarının nasıl yerler olduğunun gösterilmesi ve biz bilim insanlarının, insan olarak kim olduğumuzun topluma tanıtılması adına daha aktif çaba göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle eskiden kafalarımızda olan, “bilim adamı” prototipinin artık değişmesi gerek, şu anda laboratuvarlar gencinden yaşlısına kadın erkek birçok farklı kökenden insanla dolu. Bunun gösterilmesi, bilime ilgi duyan küçük yaştaki çocukların ve özellikle kız çocuklarının, önlerinde böyle bir seçenek olduğunu bilmeleri, yalnız olmadıklarını anlamaları açısından çok önemli.
Yapay zekadan ne kadar yararlanıyorsunuz? Bir yapay zeka program olan AlphaFold işinizi ne kadar kolaylaştırıyor? YZ işinizi kolaylaştırıyor olsa da araştırmanın esas yükü yine laboratuvar çalışmalarınızın sırtında değil mi?
Yapay zekadan araştırmalarımızda bazı analizler için yararlanıyoruz. İşlerimizin daha hızlı ilerlemesine yardımcı oluyor. AlphaFold protein yapılarının belirlenmesinde çığır açıcı bir adım attı, biz de gerektiğinde bu programdan faydalanıyoruz. Ancak bu bize sadece bir başlangıç sağlıyor. Kanser gibi, daha karmaşık yapılarda proteinlerin diğer nükleik asitlerle, özellikle RNA ile, nasıl etkileşimde olduğunu hala tam olarak modelleyemiyoruz. Bu modeler her gün gelişse de, hala hepsinin laboratuvar ortamında, hem hücre içinde hem de organizma içinde denenmesi gerekmekte. YZ bizim çalışmalarımızı hem bilgiye erişim konusunda hem de birçok farklı uygulamayla hızlandırmış olsa da, hücre içindeki dengeleri anlamaktan çok uzağız, dolayısıyla tam olarak anlayamadığımız bir sistemi düzgün bir şekilde modellememiz mümkün değil. Sadece bildiklerimiz doğrultusunda oluşturduğumuz modelleri laboratuvarlarda denememiz ve sonuçlarını görmemiz gerekiyor, bu da bizimki gibi ıslak laboratuvarlarda yapılan deneysel çalışmaların önemini daha da arttırıyor.

Kanserde genetik faktörler kadar çevresel faktörler de önemli. Örneğin prostat kanserinde. Beslenme, yaşam tarzı gibi çevresel etmenlerin rolü ne kadar? Türk mutfağının kanser vakalarını artıran bir etkisi var mı?
Prostat kanserinde yapılan son çalışmalar beslenmenin ve düzenli spor yapmanın kanser riskini düşürdüğünü gösteriyor. Bu, tedavi gören hastalar için önemli olduğu kadar, prostat kanseri riski taşıyan bireyler için de önemli. Özellikle sebze ağırlıklı beslenmek, yağlı etlerden kaçınmak, yağsız protein kaynaklarını tercih etmek ve mümkün olduğunca işlem görmemiş gıdalar tüketmek prostat kanseri için de öneriliyor. Dolayısıyla, çok geniş bir yelpazesi olan Türk mutfağımızı nasıl kullandığımız sorusu bence sorulmalı. Özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinin sebze ağırlıklı ve zeytinyağlı alışkanları, önerilen beslenme biçimiyle oldukça örtüşüyor.
Her şey planladığınız gibi giderse çalışmalarınızdan umut vaat eden yenilikçi bir tedavi yöntemi sizce ne zaman çıkar?
Bizim çalışmalarımız oldukça temel sorulara cevap vermeye yönelik olsa da yeni keşfettiğimiz mekanizmaların, farklı moleküller ile hedeflenmesi en büyük hayalimiz. Bunun da önümüzdeki 5-10 yıl içinde olabileceğini umuyorum.
Moleküler biyoloji, genetik ve biyomühendisliğe ilginin arttığını düşünüyor musunuz? Gençlere önerileriniz neler?
Moleküler biyoloji, genetik ve biyomühendislik alanı dünyada gençler tarafından oldukça ilgi gören bir alan, Türkiye’de de ben bu ilginin olduğunu düşünüyorum. Gençlerin tam olarak ne yaptığımızı anlamadıklarını, kafalarında bu bölümü bitirdikten sonra ne olacaklarına dair somut bir fikrin olmadığını görüyorum. Benim önerim lise yıllarında, bilime biyolojiye ilgileri varsa, mümkünse bir araştırma laboratuvarına gidip 1-2 gün geçirsinler. Bilim nedir, nasıl yapılır, bilim insanı kimdir sorularının cevaplarını bulmaya çalışsınlar. Bu bölümü bitiren öğrencilerin önünde neredeyse sınırsız denebilecek seçenek var: Akademide kalıp benim yaptığım gibi araştırma yapabilirler, ilaç firmalarında Ar-Ge merkezlerinde çalışabilirler, hukuk firmalarının patent ofislerinde ya da büyük finans firmalarının yatırım bölümlerinde çalışabilirler, data analizi uzmanı olabilirler, hastanelerde ya da özel laboratuvarlarda doğrudan hasta örnekleri ile çalışabilirler... Seçenekler sonsuz, yeter ki merak etsinler ve hayallerinin peşinden gitsinler.
https://www.youtube.com/watch?v=3bnNLbkVd6E

Duygu Kuzuoğlu-Öztürk kim?
Lisans derecesini İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü'nden, yüksek lisans derecesini ise Sabancı Üniversitesi Biyoloji Bilimleri ve Biyomühendislik Programı'ndan aldı ve ardından doktora çalışmaları için Almanya'ya gitti. Tübingen'deki Max Planck Gelişim Biyolojisi Enstitüsü'nde Dr. Elisa Izaurralde'nin laboratuvarında çalıştı. Doktorasını en yüksek onur derecesiyle (summa cum laude) tamamladıktan sonra, Kalifornia Üniversitesi San Francisco'da (UCSF) Dr. Davide Ruggero'nun laboratuvarına doktora sonrası araştırmacı olarak katıldı.
Doktora sonrası çalışmaları kapsamında Avrupa Moleküler Biyoloji Organizasyonu (EMBO) uzun dönem bursu, Human Frontiers Science Program (HFSP) doktora sonrası bursu ve UCSF Prostat Kanseri Programı'ndan bir araştırma ödülü gibi çeşitli rekabetçi ödüller kazandı. Doktora sonrası araştırmaları süresince, gen ifadesinin çeviri (translation) düzeyindeki düzenlenmesi üzerine birçok farklı kanser modeliyle çalışma fırsatı buldu. Prostat kanseri alanındaki çalışmaları Amerika Savunma Bakanlığı (DOD) tarafından desteklendi. 2025 yılının başında Sabancı Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Bağımsız araştırmalarını sürdürebilmek için yeni bir laboratuvar kurdu. TÜBİTAK 2232-A yurda dönüş bursunun yanı sıra çalışmaları TÜBA-GEBİP, Bilim Akademisi BAGEP ve “L’Oreal-UNESCO Bilim Kadınları İçin” programı tarafından desteklendi. Dr. Kuzuoğlu-Öztürk halen yarı zamanlı olarak UCSF’te öğretim üyesi olarak çalışmalarını ve iş birliklerini sürdürüyor.




