“Wall Street şöyle dursun, öğretmek daha güzel”

Koray Şimşek: “Demek ki öğretmenlik genetik olarak bende varmış, babamdan bana sirayet etmiş, ama ben inkar ediyormuşum. Bunu inkar etmeme neden olan şey belki, o güne kadar dolu ve eğitimin, öğretimin gerçekten değer gördüğü bir ortamda bulunmamış olmamdan da kaynaklanıyor olabilir. Babam, akademisyen olmanın ötesinde öncelikle öğretmen olmaktan kesinlikle çok mutluydu. Ben de öğretmenliğin hazzını yaşayınca ‘Wall Street şöyle dursun, onunla ilgilenmiyorum, ben bu tarafa gideceğim’ dedim.”



Yönetim Bilimleri Fakültesi öğretim üyelerinden Koray Şimşek Çarşamba Sohbetleri’nin yedinci konuğu oldu. Çalışma arkadaşlarına Koray Şimşek adı ne çağrıştırıyor diye sorduğumda; “Her şeyi mükemmel yapmaya çalışan, güven veren, mükemmeliyetçi bir insan” dediler. Tamamen katıldığım bu görüşe, Koray’ın pırıl pırıl aydınlık güler yüzlü oluşunu da eklemek isterim. Koray Şimşek ile çocukluğundan, mesleği ile nasıl tanıştığına, eğitimci olmaya karar verme sürecinden, Trabzon’a, horona, kolbastıya, Karadeniz yemeklerine varan geniş bir yelpazede sohbet ettik. Birinci bölümü bugün devamını ise haftaya okuyabilirsiniz. 

Yıllar önce seninle tersine beyin göçü konulu bir röportaj için konuştuğumuzu hatırlıyorum. 
2007’deydi, evet, hatırlıyorum, daha yeni gelmiştim ben de.

O röportajdan hatırladığım kadarıyla, rahat konuşan renkli bir insan olduğunu biliyorum.
O kadar renkli miyim bilmiyorum.

Bence öylesin. İstersen en baştan başlayalım.  Yönetim Bilimleri Fakültesi öğretim üyesisin. Alanın neydi?
Finans.

Finans CAFE’nin “bir şeysi”sin...
Aslında oranın “bir şeysi” yok tabii de işte, yani… Orayı ben çekip çevirmeye çalışıyorum diyelim.

Ben 2006’da katıldım Sabancı’ya ve katıldığımda fakülte çok hızlı büyüyordu. Ama 20 küsur kişiydik herhalde, şu andakinden daha azdık, finans grubu çok daha küçüktü, 4 kişiydik sadece ve Nakiye Hanımın en fazla büyütmek istediği alandı finans. Hem bir master programı hem de bir doktora programı başlatmak istiyorduk. Önemli veri tabanlarını elde edip araştırmalarımızda kullanmak istiyorduk. Bir de, borsa odası, işlem odası vesaire gibi bir fikir vardı ortada. Finansçı dört kişi aramızda biz iş bölümü yaptık. Bugün adı CAFE olan, ama o zaman adı olmayan, sadece kendi aramızda “trading room” dediğimiz şey bana düştü ve Finans Cafe’nin serüveni öyle başladı. Yani resmi bir merkez değil, aslında İngilizce açılımı her ne kadar Center for Applied Finance Education olsa da; hoş bir kısaltması olsun diye biraz da Tosun Bey’in desteğiyle öyle bir şey yapmıştık, oraya işte “Cafe Finans, Finans Cafe diye gidip gelirken CAFE olarak kaldı. Çünkü bizim derdimiz, finansın uygulamalı bir alan olması sebebiyle onu bu şekilde vurgulamaktı. CAFE kulağa çok hoş gelince; “O kısaltma uygun olur mu, olmaz mı? Burası merkez midir?” gibi soruların üstünde durmadan bu adı koyduk. Aslında CAFE bir laboratuar, daha doğrusu akıllı sınıf ve laboratuvar karışımı diyebileceğimiz bir yer. Bu şekilde gelişti onun süreci. Resmi bir idaresi yok oranın, yani bir müdürü, direktörü gibi bir şey yok. Ama eğer öyle biri varsa sanırım o ben oluyorum çünkü orayı ben çekip çeviriyorum. 

İstersen biraz geri gidelim. Nerelisin?
Trabzonluyum.

Sabancı Üniversitesi’nde epey memleketlin vardır.
Anadolu Lisesi’nde ortaokuldan arkadaşım Semih Bilen var.  Murat Kaya’yla arkadaşlığımız daha da geri gidiyor, aynı mahallede, tam söylemek gerekirse Karadeniz Teknik Üniversitesi Lojmanlarında birlikte otururduk. Murat’la Anadolu Lisesi’ne gittik ama o sonra fen lisesine geçti.



Ailen akademisyen mi?
Rahmetli babam Rasim Şimşek, Türk dili öğretim görevlisiydi Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde.

Başın sağolsun.
Sağ olun. O yüzden üniversite ortamlarına aşina büyüdüm diyelim.

Peki, ilkokul, ortaokul, lise eğitimini sanırım Trabzon’da yaptın. Üniversite eğitimini nerede yaptın?
Evet, ilk, orta hepsini Trabzon’da yaptım. Trabzon o anlamda küçük bir yer. Bir de babam orada eğitimci olunca onu herkes tanırdı doğal olarak. Babamın öğrencileri okuttu beni. Liseyi de orada bitirdim. Sonra Boğaziçi Üniversitesi endüstri mühendisliğini kazandım. Türkiye’deki üniversite sınav sisteminin cilveleri olarak görebiliriz, aslında endüstri mühendisliği hakkında pek bir fikrim olmadan, ne olduğunu bilmeden Boğaziçi Üniversitesi’ne girdim ama girdikten, okuduktan sonra gerçekten işin uygulamalı matematik kısmını çok sevdim. Özellikle endüstri mühendisliğinde kullanılan bazı yöntemler, metotlar, teknik araçlar çok ilgimi çekti. Ama uygulama alanı olarak endüstri mühendisliğinin üretim kısmını sevmedim. Daha farklı alanlara uygulanabildiğini gözlemledim, özellikle de finansın böyle bir alan olduğunu gözlemledim. Yani endüstri mühendisliğindeki yöntemleri alıp sahaya uygulamak, ama o sahanın üretim, lojistik değil de finans olması, bankacılık olması, yatırım yönetimi olması ilgimi çekti.

Tam o sıralarda Amerika’da yeni bir alan ortaya çıkmaya başladı. Aslında alan 90’ların başında ismini buldu, finans mühendisliği diye. Tam benim istediğim şeylerin olduğu bir alan gibi gözüküyordu ve tam da ben 99-2000 civarında doktora programları arayışına girdiğimde, Princeton Üniversitesi’ndeki Yöneylem Araştırması bölümü adını Yöneylem Araştırması ve Finans Mühendisliği olarak değiştirdi.

Yöneylem araştırması, kabaca endüstri mühendisliğinin matematiksel kısmına verilen, uygulamalı matematik kısmına verilen isim. Hatta birçok endüstri mühendisliği bölümünün adı yöneylem araştırması ve endüstri mühendisliği bölümü diye geçer. Türkiye’de de endüstri mühendislerinin yıllık konferansının, sempozyumunun adı yöneylem araştırması sempozyumudur, yöneylem araştırması derneğidir. Yani “operations research” terimi endüstri mühendislerinin sahiplendiği bir ifade aslında. Ben de baktım bölümün adını almışlar “operations research” yani sadece yöneylem araştırmasından yöneylem araştırması finans mühendisliği bölümüne dönüştürmüşler. Yani sanki dünya üzerinde benim için böyle bir bölüm yaratmışlar, tam benim istediğim şekilde uygulama alanı olarak finansı seçen, ama teknik olarak finansa iktisatçıların penceresinden değil de mühendislerin penceresinden bakan bir grup insan var orada, onlara bir bölüm kurmuşlar ve doktora programları var.

İstediğin alanı çok güzel bulmuşsun demek ki.
Evet. Benim için biçilmiş kaftan gibi geldi bana, oraya başvurdum. Birkaç yere daha başvurmuştum ama, orası benim ilk tercihimdi. 2000 yılında oraya gittim. Her ne kadar kırk yıllık bir eğitimcinin oğlu olsam da, üniversite ortamlarında büyümüş olsam da, doktora için Princeton’a giderken aklımda akademisyen olmak yoktu. “Finans mühendisliği işini öğrenirim, türev ürünler, yatırım yönetimi gibi şeyleri öğrenirim, ondan sonra -Princeton ile New York’un arası yaklaşık 1 saat, 1 saat 15 dakika trenle- atlarım Wall Street’te bir iş bulur, orada parayı götürürüm” gibi şeyler vardı aklımda.
Ama çok enteresan, gittiğim zaman orada yabancı öğrencilere bir dil sınavını Princeton zorunlu kılıyordu, o dil sınavında belli puanları geçenleri de asistan yapıyor, ama eğitim asistanı yapıyor. Yani mutlaka bir derste yardımcı eğitmen olarak görev alacaksınız. Problem saati ya da tartışma saati olarak tercüme edilebilecek recitation dediğimiz şeye orada precept diyorlar, o sistem çok önemli. Çünkü Princeton gerçekten lisans eğitimine çok fazla önem veren bir okul, her ne kadar yüksek lisansı, doktorası da biliniyor olsa da, orada ranking’lere giriyor olsa da, lisans öğrencilerine el bebek gül bebek bakarlar ve o yüzden yüksek lisans ve doktora öğrencilerini de lisans öğrencilerini eğitmekte kullanılacak ikinci derecede hoca gözüyle bakarlar. O yüzden, kimlerin asistan olacağı, kimlerin derslere hocalarla birlikte gireceği son derece önemlidir. İngilizcesi iyi olmayan birini kesinlikle öğrencilerin karşısına çıkartmak istemiyorlar. Dil sınavını geçtikten sonra beni, doktora danışmanım olmayan bir hocaya asistan olarak atadılar. Böylece hayatımda ilk kez öğretmeye o şekilde başladım. Dersin adı da belirsizlik durumlarında optimizasyon idi.

Çekici bir ismi var.
Aslında korkutucu bir ismi var bir yandan. Ama Princeton’da gerçekten en zor dersleri bile alıp hayata uyarlıyorlar, onu fark ettim gerçekten. Yani bir bilgisayar dersini müzik dersiyle karıştırıp öğrencilerin çok daha eğlenceli bir şekilde öğrenmesini sağlıyorlar.

Bu derste de hoca, en iyi kararlar nasıl alınır, o kararlar alınırken ne gibi parametrelere bakılır ve eğer o parametreler belirsizse, o zaman siz ne gibi yöntemler kullanarak yaklaşırsınız olaylara, nasıl kararlar alırız? Tabii buna genelde işletme gözünden, yani şirketler gözünden bakılıyor ama kişiler gözünden de bakılabilir. Ben o dersin asistanı oldum ve ders anlatmaya başladım. İnanılmaz hoşuma gittiğini fark ettim ve henüz oradaki ilk yılımda acaba akademisyen mi olsam demeye başladım.

Enteresan şeyler yapmaya başladım, ders anlatmak o kadar hoşuma gitti ki sırf öğrencilerin katılımını daha çok sağlayabilmek için kendi örneklerimi kendim yaratmaya başladım. Mesela karar ağaçları denen bir yöntem vardır. Karar ağaçları yöntemini anlatmak için benim bir kıza çıkma teklif etmem gibi bir senaryoyu kurguladım, çocuklara bunu anlatmaya başladım. Bakın, şimdi, çok hoşuma giden bir kız var, ona çıkma teklif edeceğim, bu benim için bir karar ağacı sorusu aslında, çıkma teklif edeyim mi, etmeyeyim mi? Edersem kabul edebilir ya da etmeyebilir. İşte bu belirsizlik, bunun bir olasılığı var. Ben onun teklifimi kabul etme, etmeme olasılığına göre bir karar vereceğim ama, belki kızın da bir arkadaşı benim teklifimi kabul edip, etmeme olasılığını benden daha iyi biliyor, ondan da bilgi alabilirim. Buna literatürde, mükemmel olmayan, kusursuz olmayan bilgi adı veriliyor. Ama bir bilgi yine var orada. O bilgi ile birlikte acaba benim karar ağacında vereceğim bu kararlar değişir mi, değişmez mi? Yani sıkıcı olabilecek yöntemleri ve soruları öğrencilerin hoşuna gidebilecek ilginç şeylerle kurgulamaya başladım. Gerçekten öğrencilerin hoşuna gitti, onların hoşuna gitmesi benim daha çok hoşuma gitti, yani “demek ki ben bu işi becerebiliyorum, kıvırabiliyorum” diye düşünmeye başladım.

Kendini keşfettin. Asistanlığa başlayarak yolunu buldun, o kapı açıldı ve öğretmenlik dünyasına adım attın.
Öğretmenlik genetik olarak bende varmış demek ki, babamdan bana sirayet etmiş, ama ben inkar ediyormuşum. Bunu inkar etmeme neden olan şey belki, o güne kadar tam öyle oradaki kadar dolu ve eğitimin, öğretimin gerçekten değer gördüğü bir ortamda bulunmamış olmamdan da kaynaklanıyor olabilir. Mesela burada babamı gözlemliyordum, Karadeniz Teknik Üniversitesi iyice bir devlet üniversitesidir, kötü bir yer değildir, ama babamın orada kendini yıpratmasına değecek kadar, verdiği emeğe değecek kadar bir geri dönüş almadığını düşünüyordum. Ona sorsaydık eminim öyle söylemezdi. Babam, akademisyen olmanın ötesinde öncelikle öğretmen olmaktan kesinlikle çok mutluydu.

Demek ki ben dışarıdan onu tam gözlemleyememişim, ama oraya gidince o hazzı aldım, yaşadım ve birden, “Wall Street şöyle dursun, onunla ilgilenmiyorum, ben bu tarafa gideceğim” dedim. Bir yandan araştırmalar da çok hoşuma gitti tabii.

Bir de belki olgunlaşma sürecini de tamamlamış olabilirsin. Ya da hepsi bir arada olabilir.
Olabilir. Benim aslında ailemden uzak ilk deneyimim oldu, yani sadece ilk yurt dışı deneyimim değil, gerçekten kendi ayaklarım üzerinde durmaya çalışırken kendimi tanımış da olabilirim. Haklısınız, o da bir açıklama. Yani bunların hepsi küçük küçük, parça parça açıklar muhtemel ama, o ilk yıl benim için önemli bir dönüşüm oldu. 

Doktora, dört yılda göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Sonrasında  akademisyen olmaya artık karar vermiş bir haldeyim ve iş arayışındayım. Amerika’da çeşitli işler var, Avrupa’da çeşitli alternatifler var, o sırada Türkiye’ye dönmek hiç aklımda yok. Çünkü, bir şekilde burada, orada aldığım eğitimi uygulamaya geçirebileceğim bir çalışma ortamı göremediğimi hissediyordum. O sırada babama, bir kemik iliği hastalığı olan MDS teşhisi kondu. Tarih Ocak 2004 idi. Henüz oradaydım ve buraya dönmeye cesaret de edemedim ama bir şekilde buraya daha yakın olma isteği vardı. Amerika’da istediğim pozisyonların olmaması nedeniyle de Avrupa daha cazip gelmeye başladı ve Fransa’da Nice’de EDHEC Business School diye bir okuldan teklif aldım. 2004 yılında doktorayı bitirir bitirmez teklifi kabul edip işe başladım. Fransızlarla iki yıl çalıştım. Güzel tarafları da vardı, farklı tarafları da vardı. Bir şekilde coğrafi olarak Amerika buraya çok daha uzak belki, ama kültürel olarak bana çok daha yakın geldi.

Enteresan, bunu nasıl açıklarsın?
Bunun bir nedeni, Amerika’da hemen hemen herkesin, Kızılderililer hariç herkesin, oranın yabancısı olması, oraya sonradan gitmiş yerleşmiş olması, o yüzden yabancı diye bir mefhumun çok fazla olmaması ve bunun size hissettirilmemesi…



“Öteki” yok yani.
Muhtemelen var. Özellikle de bu son on yılda dünyanın gittiği istikametle daha da fazla oluyordur, ama çok daha az var bence. Ben orada hiç kendimi öteki olarak hissetmedim. Üstelik 11 Eylül sürecinde de oradaydım. Hissedilen yerleri de vardır, sonuçta çok büyük bir ülke ama benim olduğum yerlerde hasbelkader karşıma böyle bir durum çıkmadı. Türkiye karışık bir yerdir, 72 millettir, öyledir, böyledir gibi sözler vardır ya, Amerika da öyle olduğu için orada konumumu, insanların bana yaklaşımını yadırgamadım. Ama Fransa öyle gelmedi, orada gerçekten yabancıydım,  yabancı olduğumu hissettim, zorlandım. Fransızcayı bilmememin de bunda çok büyük katkısı var tabii ki. Başlarda çat pat öğrenmeye çalıştım, ama her ne kadar Fransa’nın en turistik yerlerinden birinde dolaşıyor olsam da olmadı bir şekilde. Yavaş yavaş “döneyim mi, dönmeyeyim mi” soruları aklımı kurcalamaya başladı ve karşıma öyle biri çıktı ki gerçekten çok şanslıydım. O zaman Sabancı Üniversitesi’nin Mütevelli Heyeti Başkan Vekiliydi Ahmet Aykaç. Ahmet Hocayla hiç Sabancılı olduğunu bilmeden akademik bir ortamda tanıştım. Ahmet Aykaç bana “Sen ne yapıyorsun burada? Türkiye’de aklındaki her şeyi gerçekten hayata geçirebileceğin, uygulayabileceğin, bir okul var. Kişilik olarak da sana çok uygun bir yer orası.” dedi.  Sabancı’yla tanışmam o şekilde oldu. Bir başka alternatif düşünmedim bile, düşünmek istemedim. Çünkü, geldim buradaki insanlarla tanıştım, herkesi çok sevdim. Nakiye Hanımı çok sevdim. Nakiye Hanım gibi bir dekan ile birlikte çalışabilmek gerçekten fikir olarak çok hoşuma gitti. Bir şekilde denk düştü. Anlatamıyorum da gerçekten, yani kader ağlarını ördü, Fransa’dan böyle bir yerden beni Sabancı’ya gelecek şekilde her şey hazırlanmış oldu.

Evet, kariyer yolculuğunda yönün Sabancı’ya döndü.
Buraya gelmek için başvurdum. Herşey yolunda gitti 2006’da da geldim.

Hoş bir tesadüf değil mi? Hayatta öyle şeyler oluyor.
Evet.

Devam edecek...