Akademik Otosansür, Özellikle Sosyal Bilimlerde Ciddi Bir Tehdit Oluşturuyor

ana görsel

2018’ten beri Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Nebi Sümer, bugün karşı karşıya kaldığımız pek çok bireysel ve toplumsal sorunun arkasındaki psikolojik mekanizmaları bilimsellikten sapmadan, anlayacağımız bir dille anlattı. Özetle bilim etiği, ülkemizde ebeveynlik tarzı ve mutsuzluğumuzun giderek derinleşmesine yol açan başlıca faktörler gibi konular üzerine odaklandık.

 

 

Psikoloji, aslında hepimizin hayatına dokunan bir alan; en basit haliyle kendini anlamak, ilişkileri doğru kurmak, duyguları yönetmek, manipülasyonları fark etmek gibi ruhsal açıdan daha sağlam bir zemine basmamız ve daha doyurucu bir yaşam sürmemiz için bizlere çok sayıda ipucu sunuyor. Peki bu ipuçlarını nasıl edineceğiz? Okuyarak veya uzmanına sorarak. İşte Yüksek lisansını Gelişimsel Psikoloji ve doktorasını Sosyal Psikoloji alanında yapan, Prof. DrNebi Sümer, akademik çalışmalarını ve psikoloji bilgisini topluma aktarma biçimiyle en doğru adreslerden biri. Kamuya açık akademik profili sayesinde bugün karşı karşıya kaldığımız pek çok bireysel ve toplumsal sorunun arkasındaki psikolojik mekanizmaları bilimsellikten sapmadan, anlayacağımız bir dille öğrenmemizi sağlıyor.

Dr. Sümer çok çeşitli alanlarda çalışmalar yürütüyor. Bu söyleşide ne yazık ki hepsine yer veremeyeceğimiz için sorulamızı birkaç güncel konu ile sınırlamak zorunda kaldık. Özetle bilim etiği, ülkemizde ebeveynlik tarzı ve mutsuzluğumuzun giderek derinleşmesine yol açan başlıca faktörler gibi üç konu üzerine odaklandık. Ben kişisel olarak çok yararlandım, sizlerin de bilgi dağarcığınızı zenginleştireceğinden eminim.

Lisansüstü ve doktora çalışmaları 

Reyhan Oksay-Üniversitede tüm lisansüstü öğrencilerinin hem etik, hem de akademik yazım dersi almak zorunda olduklarını düşünüyorsunuz. Bu zorunluluğun nedeni nedir sizce?

Nebi Sümer-Etik, bilimin omurgasıdır. Lisansüstü eğitimle bilimsel bilgi üretmeye başlayanlar, önce dürüst ve güvenilir bilgi üretmenin neden vazgeçilmez bir önkoşul olduğunu öğrenmeli ve bunu içselleştirmelidir. Özellikle Türkiye'de sıkça yaşanan parayla tez yazdırma, intihal, çarpıtma ve benzeri etik ihlaller dikkate alındığında, bu konunun önemi daha da iyi anlaşılır. 

Akademik yazım dersi ise bilim disiplinini öğrenip geliştirmek, uluslararası bilim dünyasındaki iletişime hâkim olmak ve bu yolla evrensel bilim camiasının bir parçası olabilmek için gereklidir.

Kısacası, ikisini bir araya getirdiğimizde: bilginin "dürüst" üretilmesini etik dersi, bunun "doğru ve etkili” biçimde aktarılmasını ise akademik yazım dersi güvence altına alır. Bu nedenle her iki ders de lisansüstü eğitimin en başında verilmelidir.

-Ayrıca “ölçme ve değerlendirme” dersleri de veriyorsunuz. Bu dersler, gerçek bilimi sahte bilimden ayırt etmede nasıl bir kolaylık sağlıyor? Sosyal bilimler bir değerler sistemine dayandığı için bir öğrencide bu ahlaki değerlerin olmaması durumunda nitelik ve liyakatın beklenemeyeceğini ileri sürüyorsunuz. Bu konuyu açar mısınız?

Psikoloji bilimleri yedi temel (hub) bilim alanından birisidir (https://link.springer.com/article/10.1007/s11192-005-0255-6) ve temel bilimlerle sosyal bilimler arsında köprü görevi görmektedir. Bu düzeydeki gelişmişliğine karşın sahte bilimin en çok saldırdığı alanlardan birisidir ve kendisini buna karşı yeterince koruyamamaktadır. Sadece "psişi", "ruh" gibi kelimelere dayanarak, astrolojiden parapsikolojiye kadar pek çok sahte bilim kendini bilimsel psikolojiymiş gibi sunar. Doğal olarak bilim gibi "yanlışlanabilir" tezlere dayanmasa da, sahte bilim ve komplo teorileri açıklama ve anlatım biçimi bakımından bilimsel nedensellik ve doğrulanabilirlik ilkesini izliyormuş gibi görünür. Bilim ile sahte bilim arasındaki ayrımı kavrayamayanlar bu tuzaklara kolayca düşer. Nitekim psikoloji öğrencileri arasında bile astrolojiye inananların sayısı hiç de az değildir!

Bu nedenle ölçme-değerlendirme dersimin ilk saatlerini bilim ile sahte bilim arasındaki farkı anlatmaya ayırırım. Sosyal bilimlerde bu ayrım daha da kritik önem taşır; çünkü doğası gereği öznel bilgiye ve doğrulama yanlılığına (confirmation bias) çok açık olan bilimsel alanlarda, etik ve bilimsel duruşu savunabilmenin ve liyakat sahibi olmanın da bir gereğidir.

-Tez yazımında YÖK’ün üzerine en fazla durduğu konunun format olduğunu söylüyorsunuz. Yani YÖK için çalışmanın niteliği değil, niceliği mi önemli? Hatta varolan sistemin yarattığı baskı ortamında bazı akademisyenlerin araştırma konularına otosansür uyguladığını ileri sürüyorsunuz. Otosansür sosyal bilimlerde niçin çok tehlikeli?

Akademik özgürlükler ve bağımsız bilim açısından bakıldığında, YÖK'ün bu tür işlere hiç karışmaması gerekir. Çeşitliliğin ve özgünlüğün gelişmesine destek olmalı, format gibi konuları üniversitelere bırakmalıdır. YÖK'ün rolü üniversiteler arası koordinasyonu sağlamak ve bilimsel kalite güvencesini üstlenmekle sınırlı olmalı; kendisini bir "bekçi" olarak konumlandırmamalıdır. Akademisyenlerin araştırma konularına herhangi bir yönlendirme, baskı ya da sansür uygulanması, akademinin ve bilimin doğasına aykırıdır ve akademik özerkliğe müdahaledir.

Maalesef Türkiye'de bu tür müdahaleler sistematik bir hal almıştır. Üyesi olduğum Bilim Akademisi'nin yıllık Akademik Özgürlükler raporları incelendiğinde, müdahale alanları daha somut şekilde görülebilir. Örneğin geçen hafta YÖK, tüm üniversitelerden 2026-2027 eğitim-öğretim yılı açılış törenlerinde ve ilk derslerde "Terörsüz Türkiye" hedefini ele almalarını istedi. Daha önce de dönemin politik gündemine göre farklı taleplerde bulunmuş, hatta bir bildirgeye imza attıkları gerekçesiyle binlerce akademisyen hakkında soruşturma açılmasını istemişti. Bunların hepsi üniversiteye doğrudan ya da dolaylı müdahale niteliğindedir. Bir üniversitenin açılışında neyi ele alacağı kendi takdirinde olması gereken bir konudur; kaldı ki üniversitelerin özerkliğine saygı gösterilirse, "Terörsüz Türkiye" hedefine katkıları da çok daha anlamlı olur.

Akademik otosansür, akademisyenlerin yasal ya da resmi bir yasak olmaksızın hissedilen baskı, olası yaptırım, dışlanma veya siyasi iklim kaygısıyla kendi araştırma, ders içeriği gibi faaliyetlerini gönüllü olarak ya da olası riskten kaçınmak amacıyla kısıtlamasıdır. Bu durum, özellikle sosyal bilimlerde ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Doğrudan bir yaptırımla karşılaşmasalar bile, bazı sosyal bilimciler genel atmosfere bakarak "etliye sütlüye karışmayayım" diyerek otosansür uyguluyor. Demokrasilerin küresel ölçekte gerilemesiyle birlikte akademik otosansür pek çok ülkede yaygınlaştı. Otosansürün akademik özgürlüğe nasıl bir tehdit oluşturduğunu veriye dayalı olarak görmek isteyenlere, seçkin siyaset bilimci ve Sakıp Sabancı Uluslararası Jüri Özel Ödülü sahibi Pippa Norris'in iki makalesini öneririm: "Professors are the Enemy: Two Faces of Academic Freedom" ve "Cancel Culture: Heterodox Self-Censorship or the Curious Case of the Dog-Which-Didn't-Bark."

-Çok sayıda şirket parayla tez yazılır diye açık ilan veriyor. Peki bu etik dışı duruma nasıl engel olunacak?

Bu, genel anlamdaki ahlaki çöküntünün akademiye yansıyan bir örneği. Liyakat, yetkinlik, meritokrasi, ne derseniz deyin, kişinin performansına değil; aldığı diplomaya, hamili kart yakınlığına, politik görüşüne ya da nepotizme göre ilerleme, kariyer yapma ve gelir elde etme kültürünün bir sonucu. Maalesef bu tür durumlar normalleşti ve artık ciddi bir ahlaki ihlal olarak görülmüyor. Ne bunu yapan yeterince suçluluk duyuyor, ne de toplum bunu yeterince kınıyor.

Ekonomide, borsada yaşanan son skandalların akademideki karşılığı, parayla tez yazdırmak ve şişirilmiş veriyle makale yazmak ya da yazdırmaktır. Borsada ve akademide yaşananlar arasında bir korelasyon olmadığını söyleyemeyiz!

-Türkiye’de bilim insanlarına ve üniversiteye güven diğer kurumlara oranla çok yüksek. Yani yaşanan tüm olumsuzluklara karşın insanlar hala bilim insanlarına güveniyor. Bunun dayanağı ne olabilir?

Bilim insanlarına ve akademiye duyulan güven, gerçekte en umut verici dayanağımız ve gelişme adına bir tür güvencemizdir. Bunu COVID-19 yıllarında da gördük: çoğu Batı ülkesinin aksine, halk Bilim Kurulu'nu pür dikkat dinledi ve ona güvendi. Matbaayla neredeyse üç asır gecikmeyle tanışmış bu topraklarda, 18. yüzyıldan itibaren münevvere, "mürekkep yalayanlara" karşı büyük bir saygı ve güven vardır. Bu, özünde gelişme, ilerleme ve büyümeye yönelik bir özlemdir. Cumhuriyet de bir nevi bu güven üzerine kurulmuş ve devrimlerini bu güvene dayandırmıştır.

Maalesef Türkiye'de akademinin bu krediyi hoyratça kullanmaya başladığını düşünüyorum. Akademinin genel düzeyi vasatın ötesine geçemedi. Nitelikli üniversite sayısı hala elin parmakları kadar az. Onlarca yıldır üniversitelerimiz dünya sıralamalarında 300. bandın üzerine çıkamadı. Üstelik son yıllarda içe kapanmaya başladık. Bu gelişmeleri gördükçe akademinin bu güveni ne ölçüde hak  ettiğinden emin olamıyorum.

 

 

Bireycilik vs toplulukçuluk

- Ülkemizde insanlar genellikle soru sormaya çekinir ve ters giden bir olguyu sorgulamaya yanaşmaz. Sizce bunun nedeni ne? Çocukları soru sormaya nasıl özendirmeliyiz? Aileler çocuklarınını büyütürken bu konuda ne gibi yanlışlıklar yapıyorlar? 

-Toplulukçu eğilimler sahip bir toplum olduğumuz için bireycilik bizde gelişmemiş mi? Son yıllarda bireyciliğin artmakta olduğunu söyleyebilir miyiz?

İnsanların soru sormaktan çekinmesi ya da sorgulamaması konusunun bütün topluma ne kadar genellenebileceğinden emin değilim. Yeni kuşaklar ve gençler arasında bu anlayış artık çok yaygın değil. Geçmişte ataerkil anlayışta "büyüğün sözü kesilmez", "herkes yerini bilir" anlayışı yaygındı; ama artık baskın eğilim bu değil.

TÜBİTAK tarafından desteklenen yürütücülüğünü yaptığım ve dört üniversiteyle ortak yürüttüğümüz, Türkiye'de ebeveynlikle ilgili kapsamlı bir araştırmada, ebeveynlik tarzının değiştiğini gördük. Çocuklara karşı ilgi ve sıcaklığın arttığını, özellikle babaların hangi görüşten ya da inançtan olursa olsun çocuklarıyla daha fazla ilgilendiğini, çocukların soru sormaya özendirildiğini ve iyi bir eğitim almalarının en önemli ebeveynlik amaçları arasında görüldüğünü bulduk. AÇEV'in yaptığı babalık araştırmasında da benzer bulgulara ulaşılmıştı.

Çiğdem Kağıtçıbaşı'nın Aile Modelleri Kuramı ve son yıllardaki çok sayıda araştırma, Türkiye'nin tipik bir toplulukçu ülke olmadığını gösteriyor. Biraz gelenekçi ama aslen “aileci”, ilişkisel bir toplumuz; çocuklarımız bize yakın olsun ama kendi ayakları üzerinde dursun istiyoruz. Ancak iyi bir çocuk yetiştirme yolunda gösterdiğimiz koşulsuz sıcaklıkla birlikte kullandığımız ebeveynlik tarzı biraz müdahaleci, zorlayıcı ve suçluluk yaratıcı. Bizim "psikolojik kontrol" dediğimiz, çocuğun ne düşüneceğini ve hissedeceğini dikte ettirme anlayışı kuşaklar arası aktarılmış bir tutum; sorun daha çok buradan kaynaklanıyor. Eğitimli aileler arasında mükemmeliyetçilik ve yoğun (helikopter) ebeveynlik; çoğunluğumuzda ise benim "hizmetkâr ebeveynlik" dediğim, annenin koşulsuz sevgiyi sonsuz hizmetle karıştırdığı ebeveynlik tarzı yaygın. Bu durum da kimi çocukta şımartılmış, benmerkezci (hadi narsistçe demeyelim!) eğilimlere, kiminde de çaresizlik, özgüvensizlik eğilimlerine yol açıyor.

Neyse, buna girersek bu söyleşi hiç bitmez!

 

 

Esenlik verileri

-Gallup verilerine göre Türkiye dünyanın en az gülümseyen ülkesi. OECD’ye göre de 2010-2023 arasında antidepresan kullanımı %86 artmış. Türkiye’de psikolojik esenliğin 2017 yılından sonra düşme eğiliminin hızlandığı görülüyor. Ülkemizde mutsuzluğun giderek derinleşmesine yol açan başlıca faktörler neler? 

Gallup, neredeyse on yıldır Türkiye'nin üzüntü, kızgınlık gibi negatif duygularda dünyada ilk 10 ülke arasında; gülme, dinlenmiş hissetme gibi pozitif duygularda ise son sıralarda olduğunu gösteriyordu. Biz bu konuyu ayrıntılı olarak izleyerek raporlamaya başladık. Geçen yıl Zafer Yenal hocayla birlikte İstanbul Politikalar Merkezi adına "Türkiye'de Toplumsal Psikolojik Esenlik Raporu"nu yayımladık ve bunu her yıl devam ettireceğiz.

Yedi uluslararası endeks ve biri TÜİK'in mutluluk araştırması olmak üzere üç ulusal veri kaynağına dayanarak yaptığımız araştırmada, Türkiye'de psikolojik esenliğin tüm ölçümlerde düşük düzeyde olduğunu ve özellikle 2017'den sonra düşüşün hızlandığını bulduk. Kısaca, mutluluk düzeyini yansıtan psikolojik esenlikteki düşüş, antidepresan kullanımındaki dramatik artışla birlikte görülüyor.

2017'den sonra mutsuzluğun derinleşmesindeki bağlamsal faktörlerin başında, demokrasimizdeki gerileme ve otoriterleşme eğilimi geliyor. En saygın endekslerden V-Dem Liberal Demokrasi Endeksi'ne göre 2007-2024 arasında yüzde 74'lük bir gerileme yaşamışız ve çoğu endeks bizi artık "özgür olmayan ülkeler" kategorisine yerleştirdi. Buna eşlik eden diğer temel faktörler arasında güven ve sosyal destek erozyonu, genç işsizliği (özellikle ne işte ne eğitimde olan genç nüfus – NEET - oranındaki çok yüksek artış), kurumsallaşmış dışlanma ve yalnızlaşma yer alıyor. 2017'deki Anayasa değişikliğiyle başkanlık sistemine geçilmesi, son on yıldır yüksek seyreden enflasyon ve derinleşen gelir eşitsizliği de bu tabloya eşlik eden ana etmenler arasında.

Her şeye karşın son 20 yılda altyapıda ve sağlık alanında gelişmeler oldu; eğitim düzeyi, beyaz yakalı çalışan oranı ve kentleşme hızla arttı. Toplumdaki yaygın mutsuzluğa karşın, sistem kaotik görünümüne rağmen sürdürülebilir bir toplumsal dengeye dönüşmüş gibi görünüyor. Bu durumu "verimsiz mutsuzluk rejimi" olarak tanımladık. Yani toplum ne yüksek bir öznel refaha ulaşmakta ne de açık bir çöküş yaşamaktadır; memnuniyetsizlik kolektif iyileştirme arayışından ziyade, durumu idare etmeye ya da göç gibi bireysel çıkış stratejilerine yönelmektedir.

-Sosyal medyanın bu toplumsal esenlikteki düşüşü körüklediğini söyleyebilir miyiz? Olumsuz olayların etki gücü olumlulardan daha fazla olduğu için vatandaşlar olumsuzlukların arttığı yanılgısına düşüyor olabilirler mi?

Etki büyüklüğü türüne göre değişse de sosyal medyanın belirgin bir etkisi söz konusu. 2026 Dünya Mutluluk Raporu'nda bu konuya özel bir yer ayrılmış: yoğun sosyal medya kullanımının, özellikle İngilizce konuşulan ülkelerde ve Batı Avrupa'da gençler arasındaki psikolojik esenlik düşüşüne önemli ölçüde katkıda bulunduğu ortaya konulmuş. Ancak bu etki, kullanılan platformun türüne, kullanım şekline ve cinsiyet, sosyoekonomik durum gibi demografik etmenlere bağlı olarak büyük ölçüde değişiyor; genç kızlar için daha ciddi bir mutsuzluk kaynağı olduğu görülüyor.

Sosyal medya, bizim gibi mutsuzluğun ve karamsarlığın yaygın olduğu bir toplumda adeta kendini besleyen bir felaket algoritmasına dönüşüyor; pireyi deve yapar, en akl-ı selim kişiyi bile komplo teorisyenine çevirebilir! Özetle, özellikle algoritma tuzağına düşüp gününü ekran kaydırarak geçirenler için ciddi bir risk taşıyor. Eğitim gibi amaçlar dışında günde üç saatten fazla sosyal medya kullanımı hem bağımlılık hem de mutsuzluk açısından önemli bir risk faktörüdür.

 

 

 Prof. Dr. Nebi Sümer kim?

Bilim Akademisi üyesi Nebi Sümer, 1985 ODTÜ Psikoloji Bölümü’nden lisans, 1988’de Hacettepe Üniversitesi Gelişimsel Psikoloji Bölümü’nden yüksek lisans derecelerini aldı. 1996’de Kansas State Üniversitesi’nde Sosyal Psikoloji alanında doktorasını tamamladı.

1996-1999 yılları arasında Ankara Üniversitesi ve 1999-2018 yılları arasında ODTÜ Psikoloji bölümlerinde öğretim üyesi olarak görev yaptı.  2018’ten beri Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi öğretim üyesidir.