Akıllı sakinlerin yaşadığı kentler akıllı şehirlerdir...

ana görsel

Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde fotoğraf, sanat ve yeni medya dersleri veren Prof. Dr. Murat Germen, akademisyenliğinin yanı sıra kendini fotoğrafçı, arşivci ve sanatçı olarak tanımlıyor. 

 

 

Germen, aslında dünyanın dört bir yanında aranılan bir akademisyen olmasına karşın Sabancı Üniversitesi’ni niçin tercih ettiğini tek bir sözcük ile açıklıyor: Özgürlük!  Daha net bir ifadeyle “Kimliğimden, prensiplerimden, hassasiyetlerimden ödün vermek zorunda bırakılmadan ‘olduğum gibi’ yoluma devam edebildiğim için minnettarım” diyor. 

Kendisi ile yaptığımız söyleşide sanatının odağında, hangi konuların yer aldığını sorduk. Ve kanaat getirdik ki, çalışmaları yalnızca görülmeyi değil, okunmayı da talep ediyor. 

İyi okumalar...

 

 

Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Profesyonel fotoğrafçı, mimar, arşivci, şehir plancısı, tasarımcı, belgeselci, öğretim üyesi, doğa korumacısı veya hepsi mi? Veya kısaca yaşadığı dönemi belgelemek isteyen sosyal sorumluluk bilinci yüksek çok yönlü bir sanatçı mı?

Kendimi fotoğrafçı, arşivci, akademisyen, sanatçı olarak tanımlıyorum; bu kimliklerin ayrı var olma biçimleri var ama sonunda birbirleriyle eklemleniyorlar. Fotoğrafı yalnızca görüntü (t)üretme aracı değil; yaşadığım dönemi, mekânları, dönüşümleri, toplumsal hafızayı anlamanın ve kaydetmenin bir yolu olarak görüyorum. Mimarlık, şehir, doğa tahribatı, iklim değişimi, kültürel miras ile sanat üzerinden kurduğum bağ da bunun uzantıları. Oluşturduğum külliyatı tek bir mesleki eylem üzerinden tanımlamaktansa; zamanının tanığı olan, mekânların / toplumların dönüşümünü fotoğraf aracılığıyla sorgulayan bireyin üretimi olarak görüyorum.

Ailenizin geçmişinde çok sayıda değerli sanatçıların bulunması sizin için bir şans mı yoksa taşıması zor bir miras mi? Büyük dayınız Nazım Hikmet’in dünya görüşü sizi çok derinden etkilemişe benziyor. Vahşi kapitalizmin giderek daha da sertleşmesi, dünyayı nasıl etkileyecek sizce?

Ailemdeki kültür-sanat-siyaset insanlarının mirasını yükten çok, devam ettirilmesi gereken bir sorumluluk olarak görüyorum. Büyük dayım Nâzım Hikmet’in insan haklarını, eşitliği, doğayı, yerel mirası, çoğulcu toplumu merkeze alan dünya görüşünün beni derinden etkilememesi mümkün değildi. Vahşi kapitalizmin doğayı, emeği ve insan ilişkilerini metalaştırması, yalnızca sosyo-ekonomik eşitsizlik değil, ciddi bir ekolojik kriz de yaratıyor. Tahribatın en büyük payını üreten küresel “tekno-feodal” egemenler, silah üreticileri ve sanayicilerin durmaya niyeti yok gibi görünüyor…

 

 

Sabancı Üniversitesi’nde sanat, fotoğraf ve yeni medya alanlarında ders veriyorsunuz. Aslında dünyanın dört bir yanında aranılan bir akademisyensiniz. Burasını tercih etmenizin nedenleri?  Interdispliner bir zeminde eğitim veriliyor olması, sanat ile teknoloji arasındaki işbirliği mi, veya başka faktörler mi?

Bu soruyu tek kelime ile cevaplayacağım: “Özgürlük”! Sabancı Üniversitesi’ne; 24 yıldır sağladığı çoğulcu, hür, ilerici ortam için içtenlikle müteşekkirim. Kimliğimden, prensiplerimden, hassasiyetlerimden ödün vermek zorunda bırakılmadan “olduğum gibi” yoluna devam edebilmek kıymetli!

Fotoğrafı bir ifade, araştırma ve delil aracı olarak kullanıyorsunuz. Ama deforme olmuş merceklerle çektiğiniz fotoğraflar bize ne anlatıyor? Gerçekçi bir fotoğraf “normalin içindeki gizli olağandışılığı” görmemizi zorlaştırıyor mu? Dijital teknolojiler görüntüye nasıl bir boyut katıyor?

Başkalaştırılmış imgeleri sahada algıladığım gerçeği çarpıtmak için değil, aksine vurgulamak için üretiyorum. Amacım, müstesna bir görsellikle dikkat çekmek, izleyiciyi eserin yanına çektikten sonra ise mesajımı aktarmaya çalışmak. Dijital teknoloji kafamda kurguladığım ama tek bir lensle, fotoğrafla üretemeyeceğim imgeyi oluşturabilmemi sağlıyor; görüntünün parçalanabildiği, çoğaltılabildiği, katmanlanabildiği ve yeniden kurgulanabildiği ikincil bir gerçeklik alanı yaratıyor.

Şehirleri siyaset ve sermaye şekillendiriyor diyorsunuz. Peki bu koşullarda şehir planlama ne işe yarıyor? İstanbul Belediyesi’nde görevli çok sayıda şehir plancısı tutuklu. Günümüzde ülkemizde tek planlı şehir Sagalassos mu? 

Şehir planlamanın kendi başına kentleri düzeltebilecek bir gücü yok, çünkü nihai kararları plancılar vermiyor. Meslek, zaten verilmiş bazı rant odaklı kararları “uygun”laştırıp meşru kılan bir merciye dönüştü. Buna uymak istemeyip mesleği kamusal yarar doğrultusunda kullanmaya çalışanlar tutuklanarak bertaraf ediliyor.

Sagalassos’a baktığımızda ise topografyayı, suyu, florayı, kamusal alanları ve ulaşımı birlikte düşünen rasyonel bir kent aklı görüyoruz. Türkiye’de planlı kent arıyorsak, ironik biçimde iki bin yıl öncesine bakmak zorunda kalıyoruz.

İstanbul için distopik kelimesini kullanmanızın nedeni ne? İstanbul büyüleyici ve çok katmanlı bir şehir.  Ama bugün bu şehir kimseye güven vermiyor. Aşırı kentleşme ve genişleme durdurulamazsa ne gibi felaketlere hazırlıklı olmalıyız?

İstanbul’u distopik bulmamın nedeni şehrin çirkinleşmesi değil; olağanüstü güzelliği ve çok katmanlılığına rağmen giderek daha fazla belirsizlik ve güvencesizlik üretmesi. İstanbul hâlâ büyüleyici bir şehir, fakat burada yaşayan insan geleceğini, enflasyonu, barınma koşullarını, yaşam çevresinin güvenilirliğini öngörmekte zorlanıyor…

Aşırı kentleşme ve sürekli genişleme (Kanal İstanbul gibi katastrofik mega projeler) bu şekilde devam ederse, karşı karşıya kalacağımız şey tek bir felaket olmayacak. Deprem riski, su kaynakları ve ormanların tahribatı, müsilaj, hava kirliliği, sel ve sıcaklık artışları, ulaşım ve altyapı sorunları gibi birbirini tetikleyen krizlerle boğuşacağız. Asıl tehlikeli olan da bu zincirleme etki! İstanbul’un sorunu ne kadar büyüdüğü değil, büyümenin kapasitesini aşarak kendini tüketmeye başlıyor olması…

Mimarinin günümüz dünyasında insan dostu işlevsel bir misyon yerine israfı, ifratı, gösterişi, rüküşlüğü ve zevksizliği benimsemesine ne diyorsunuz? Bunun nedeni Batı merkezli küresel kapitalizmin etkisi mi?

Mimarlığın insanın temel barınma ihtiyaçlarını karşılayan bir eylem olmanın yanında, gösteriş ve güç temsiliyeti nesnesine dönüşmesini sorunlu buluyorum, bu yüzden de mimarlık yapmıyorum. Bugün birçok yapı kullanıcı için değil, yatırımcı, marka, iktidar ya da prestij için tasarlanıyor. Tevazu, tasarruf terkediliyor, ölçek büyüyor, malzeme ve enerji tüketimi artıyor; fakat bütün bunlar çoğu zaman elzem bir kamusal ya da insani ihtiyaçta karşılık bulmuyor. Batı merkezli küresel kapitalizmin yaydığı tüketim kültürü elbette çok etkili; ama bugün bu kültür yerel iktidarların, sermayenin ve statü arzusunun mahallî biçimleriyle sentezleniyor ve ortaya çoğunlukla “kitsch” çıkıyor. Sorun, mimarlık mesleğinin yerel ve küresel egemenlerin itibar üretme ve arzu pazarlama aracına dönüşmesi. “İtibardan tasarruf olmaz” anlayışını çok arkaik buluyorum; aksine itibar tasarrufla, tevazu ile kazanılır…

 

 

Akıllı şehirlerin aptal insanlar yaratmasına nasıl engel olunur? Örneğin bazı yüksek yapılarda asansör sırasında bekleyen sağlıklı insanlar yüzünden engelli vatandaşların yaya kalması kaçınılmaz bir sonuç mu?

Olabildiği kadar sıklıkla ihtiyacını kendi başına gideren insan / toplum aklı selimini koruyabilir. Akıllı teknolojiler, insanın yapabildiği her şeyi onun yerine yapmaya başladığında insanı giderek beceriksizleştiriyor. İhtiyaçlarını kendi başına karşılamak yerine sürekli başkalarından hizmet alan, en küçük fiziksel ve zihinsel çabayı bile teknolojiye devreden insan zamanla kendi kapasitesini kullanmamaya başlıyor (İngilizcesiyle “use it or lose it!”). Bu, eblehleşme ve tembelleşme hali yaratıyor; ki YZ kullanımının artmasıyla bu durum daha vahim bir hale gelecek.

WALL-E filmindeki insanlar bunun çarpıcı bir karikatürünü sunuyor: Her ihtiyaçları otomatik olarak karşılandığı için bedenlerini kullanmayı unutmuş, taşıma sistemi bozulduğunda yürümekte bile zorlanan insanlar… Gerçek hayatta da asansör bunun örneği olabilir. Sağlıklı insanların birkaç kat için asansörü meşgul etmesi, gerçekten asansöre ihtiyaç duyan engelli bireylerin kullanımını zorlaştırıyorsa teknolojiyi “akıllı” görmek zor. Akıllı şehir denince bir yüksek teknoloji kullanımı zorunluluğu algılanmamalı; dayanışan, paylaşan, kamu yararını gözeten ve birbirlerinin ihtiyaçlarına saygı duyan akıllı sakinlerin yaşadığı kentler akıllı şehirlerdir.

Devamlı yolda olmanın size çok şey kazandırdığını söylüyorsunuz. Dünyada ve ülkemizde gördüğünüz yerlerin arasında sizi en fazla neresi etkiledi? 

Aradan cımbızlamayayım; hepsi bir bütün olarak çalışıyor ve burada önemli olan yolda olma sürecinin ta kendisi, gördüğüm yerlerin özgül nitelikleri değil. Nereye gittiğinizden bağımsız olarak, yolda olmanız basmakalıplığı kırar ve aklınız farklı çalışmaya başlar. Artık yaşadığınız yerdeki rutin mücadele biter, döndüğünüzde mücadeleye devam için gerekli enerjiyi toplamaya başlarsınız.

Uçaktan çekim yapmayı veya drone kullanmayı tercih ediyorsunuz? Dikey perspektif sizin için niçin daha etkili? İnsanlara neyi göstermek istiyorsunuz?

Kuşbakışı perspektifi tercih etmemin nedeni, kenti alıştığımız sokak görüşünden kurtarması. Yerden baktığımızda tek tek binaları, yolları ve cepheleri görüyoruz; yukarı çıktığımızda ise bunların birbirleriyle kurduğu ilişkiler, sınırlar, boşluklar ve büyüme biçimleri görünür oluyor. Havadan bakış, kentin röntgenini çekmek gibi: Yüzeyde gördüğümüz şeyin altında çalışan sistemi görünür hale getiriyor. Bu teknikle; kentin nasıl örgütlendiğini, sermayenin ve yapılaşmanın toprağı nasıl parçaladığını, doğayla yapay çevrenin nasıl çatıştığını göstermek istiyorum. 

İnsan, bu hızda doğayı tahrip etmeye devam ederse, doğayı bitirmeden doğa insanı yok edecek gibi duruyor. Bu gidişata engel olmanın yolu var mı? Yoksa çok mu geç kaldık?

İnsan doğayı bitirebilecek bir güce sahip değil, doğa ağır yaralar alsa da her zaman geri döner. Bunu tahripkâr insanın evlere kapandığı pandemi sırasında gördük. İnsan kendisi için yaşanabilir bir dünyayı ve dolayısı ile kendini tüketiyor.

“Gidişata engel olmanın yolu var mı?” çok önemli bir soru, net cevaplar vermek zor olsa da devamlı sormamız gereken bir soru. Önerilerimden birisi hayli radikal: İnterneti iptal etmek…

Zamanın ruhu, doğayı savunmaya, savunanlarla işbirliğine, dayanışmaya, tevazuya, tasarrufa ve kanaate dayalı bir yaşam tarzını reddediyor. Peki bu koşullarda sonuçta ortaya çıkacak kentler neye benzeyecek? 

Bu tür kentleri öngören çeşitli filmler var: Metropolis, Blade Runner, Elysium, Matrix, Brazil, La Cité des enfants perdus, The Fifth Element, Gattaca, Minority Report, Children of Men, vb. Ek olarak, en etkileyici mesajı veren High-Rise (Yönetmen: Ben Wheatley, 2015), yazar J.G. Ballard’ın “Gökdelen” adlı romanının uyarlaması ve tek bir yüksek yapının içinde geçen sınıf savaşını konu ediniyor. Bireyi arkaya iten, sistemi kollayan, insani açıdan yoksullaşmış, daha az doğa / temiz hava / su / kamusal alan / komşuluk içeren; özetlemek gerekirse, esaret yeri olarak kentler gelecek…

7 yılda bir hak ettiğiniz maaşlı izin dönemindesiniz (Sabbatical leave). Bu dönemde bir İstanbul kitabı üzerine çalışmayı planladığınızı söylemişsiniz. Çalışmalarınız nasıl ilerliyor?

İzin dönemimde genelde yapıldığı gibi yurtdışında başka bir üniversiteye gitmek yerine İstanbul kitabı üzerine çalışmayı yeğledim. Mutat yurtiçi / yurtdışı yoğun sanat eylemi meşguliyetim dışında kitapta çok büyük ilerleme kaydettim, kitabın görselleri %95 itibariyle hazır, metin %70’lerde; sene sonu gibi kitap çıkar.

 

 

Murat Germen kimdir?

Fotoğraf sanatçısı ve mimar Murat Germen 1965 yılında dünyaya geldi. Germen ortaokul ve lise eğitimini Saint Joseph Lisesi’nde aldı. Ardından, İTÜ Şehir ve Bölge Planlaması bölümünü birincilikle bitirdi. Fulbright bursu alarak gittiği Massachusetts Institute of Technology’den (MIT) mimarlık yüksek lisans derecesini Amerikan Mimarlar Birliği (AIA) Altın Madalyası’yla aldı.

Murat Germen'in fotoğraf, mimarlık, planlama, yeni medya ve sanat konularında pek çok basılı-çevrimiçi yayını bulunuyor.

Germen aynı zamanda Türkiye, Amerika, İtalya, Almanya, İngiltere, Meksika, Portekiz, Özbekistan, Yunanistan ve pek çok ülkede yüzün üzerinde kişisel-karma sergiye katkı sundu. 

Germen'in farklı eserlerine ait çok sayıda edisyon, yurtiçi-yurtdışındaki kişisel koleksiyonlara ve Istanbul Modern, Proje 4L Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi, Torun Çağdaş Sanatlar Merkezi (Polonya), Benetton Vakfı Imago Mundi – Istanbul Codex, Yapı Kredi Kültür Sanat, Odunpazarı Modern Müze, Müze Evliyagil koleksiyonlarına dahil edildi.

Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde fotoğraf, sanat ve yeni medya dersleri veren Murat Germen, İstanbul'da çalışmalarına devam ediyor.

 

Kaynaklar: https://www.indekskonusmaciajansi.com/murat-germen/#konusma-konulari

https://www.youtube.com/watch?v=b9hQEuSy3ZU

https://www.sabanciuniv.edu/rehber/KisiselBilgilerCV.php?sicil=559&dil=tr#:~:text=E%C4%9Fitim%20%3A,Teknoloji%20Enstit%C3%BCs%C3%BC%2C%201988%20%2D%201992&text=%C3%87al%C4%B1%C5%9Ft%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20Kurulu%C5%9Flar%20%3A

https://yapidergisi.com/murat-germen-kenti-izlemek-insani-izlemek-demek-benim-icin/

https://www.ted.com/talks/murat_germen_omur_biter_yol_bitmez